Deli Nuri
Eğitim Yüksek Okulunu bitireli üç ay olmuştu. Müracaatlarımızı yaptık,arkadaşlarımızla beraber tayin bekliyorduk. Sağlık raporunu Ankara’ dan alamamıştık da bir arkadaşım ile Kütahya’ya gelip oradan bin bir güçlükle almıştık. Bürokrasinin yavaş işlediğini o zaman çok iyi anlamıştım. Sadece bir göz doktorunun imzası için dört gün bekledik. En sonunda göz doktorunu baştabibe şikayet ettikte işimiz öyle görüldü. Sağlık raporlarını aldık, bu seferde arkadaşımla beraber Ankara’ya gidecek paramız bitmişti. Onu Ankara’ya benim evrakımı da götürmesi için ikna edip, ben de Büyükorhan’a geri dönmüştüm.
Müracaatların üzerinden üç ay geçmişti. Yeni yıla karla girmiştik. 1984 yılının ilk günleri idi. Postacı bir telgrafla babamın dükkanına geldi.
—Gözünüz aydın, oğlunun tayini Artvin’e çıkmış, dedi.
Babam da:
-Sağ ol Yakup, darısı seninkilerin başına, dedi.
O da:
—İnşallah, inşallah dedi.
Postacı gittikten sonra telgrafı elime aldım.Artvin ili Borçka ilçesi, Güreşen- Boyalı ilkokuluna atamanız yapıldı. 15 gün içinde göreve başlamanız gerekmektedir, diyordu. Beni bir heyecan basmıştı. Babam:
—Nasip oğlum. Liseyi Türkiye’nin bir ucunda Gökçeada ‘ da okudun. Şimdi de öğretmenliğe diğer bir ucunu gidiyorsun. Memleketi dolaşıyorsun. Bu herkese nasip olmaz. Ben:
Recep’i bir arayayım, bakalım onun tayini nereye çıktı, dedim. Yan komşunun telefonundan aramaya gittim. Onun tayini Eskişehir’e çıkmıştı. İki evrak yan yana veriliyor, o Eskişehir’e bense Artvin’e gidiyorum. Bunda da bir hayır vardır elbet.
Annem gideceğime üzülüyor, habire mazeretler üretiyordu.
-Kar kalksın, öyle gidersin. Kim bilir oralarda nasıl kar vardır. Diyordu.
Ana yüreği işte, dayanamıyor ayrılık acısına.Bende onu ferahlatmak için haritadan Borçka’nın denize çok yakın olduğunu,soğuk olmadığını, yolların açık olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Zavallı en sonunda benin ısrarıma dayanamadı.
-Git ama, yarıyıl tatilinde geleceksin, dedi.
Ben de:
-Tamam anne, söz geleceğim dedim.
Hazırlıklar tamamlandı. Minibüse benimle beraber T.E.K. ‘da çalışan işçilerde bindiler. Yollarda sürgün varmış. Kürek, kazma, halat,odun , çıra, ekmek, lazım olacak ne varsa aldık arabaya.
Annemi, babamı, kardeşlerimi karlı bir kış gününde arkamda bırakarak yola çıkmıştım. İki gün sonra Artvin- Borçka’ daydım.Nüfusu 5300 idi. Ortasından delice akan Çoruh şehir merkezini ikiye ayırıyordu. Şehrin iki yakasını birleştiren de 100 metre uzunluğundaki çelik köprüsü idi. Kuş uçumu denize yakındı. Ama kara yoluyla en az bir saatlik yolu vardı. Kar vardı ama yollar açıktı. Göreve başladım ve Boyalı köyünün tek minibüsü ile köye gidiyordum.
-Ula uşaklar, ha penim yanımdaki arkadaş pizum , yeni öğretmendir ha. Kendisi Pursa’ lıdır. Sağ olsunlar hepside ilgilenmeye çalıştılar. Ama ikisi biraz daha yakından ilgileniyordu. İlk mola yerinde beni de arkaya alıp tanışmak istediler. Ben de kırmadım.
Birisinin adı Muhammed, diğerinin adı ise Hızır idi. Ben onlara:
-Ne güzel isimler böyle, dedim. Hızır da:
-Bize mi sordular Hocam. Ehtiyarlar böyle komişlar adimuzu, dedi.
-SAHİFE 2-
Baktım ki isimlerinden memnun değiller, onların hal ve hareketlerini incelemeye başladım. Her ikisinin de cebinde küçük rakı şişesi sarılı idi. Arabadan ineceğimize yakın Hızır bana dönerek:
-Bak Hocam! Bu dağlarda muhabbet olmadan gün geçmez. Seni de muhabbete, meclisimize bekleriz dedi. Ben de:
-Muhabbeti ben de severim Hızır. İnşallah, dedim. Çünkü beni arabaya getiren Milli Eğitimin görevlisi, Muhtar Ahmet amcaya gitmemi söylemişti. Şoför Süleyman Ağabey de beni oraya getirmişti. Muhtar Ahmet amcanın evinin önüne eşyalarımı indirdik. Geçici olarak onun odalarından birine koyduk. Ahmet amcanın çok büyük denilecek bir evi vardı.Biriketten yapılma ve iki katlı idi. Köydeki evlerin neredeyse yüzde doksanı ağaçtan idi. Sadece üç beş ev betonerme yada biriketten idi. Oturma salonuna oturduk. Tanışma faslı başlamıştı. Ahmet amcanın altı kızı bir tanede oğlu vardı. Son numara oğlandı. Onlarda erkek çocuğuna çok önem verildiğini daha sonra anlamıştım. Yemekten sonra ayaklarıma bir baktım, sonradan da utandım. Tam iki gündür ayakkabıyı çıkarmamıştım. Ahmet amcaya:
-Muhtar amca kusuruma bakma, iki gündür ayakkabıyı ayağımdan çıkarmadım. Mümkünse banyo da , yada lavabo da ayaklarımı yıkaya bilirmiyim? Dedim. Muhtar amca kızlara baktı.
-Haydi kızlar, leğen getirin. Bende çok utanmıştım.
-Ne lüzumu var, ben lavabo da yıkarım, dedimse de,
-Olmaz Hocam. Hava soğuk, dedi. Mecburen çorapları çıkardım. Ayağımın kokusundan ben rahatsız oldum, malum yolculuk hali. Leğen geldi, ama sabun yoktu. Tursil getirmişlerdi. Hiç bozuntuya vermeden aliminyum leğene ayaklarımı soktum. Öyle bir rahatladım ki. Tursil hafif hafif ayağımı yakıyor ama masaj yerine geçiyordu. Bavuldan yeni çoraplarımı çıkardım. Geldiğimi duyan köylüler gelmişlerdi. Evin içinde en az yirmi kişi vardı. Onlar Bursa’yı merak edip soruyorlar, beni tanımaya çalışıyorlardı, bende köyü, köylüleri merak ediyordum. Bu sene ocak ayının on ikisine kadar okul hiç açılmamıştı. Muhtara.
-Yarın okulu açarız değil mi ? Dedim.
-Hocam yarın Cuma. Sana okulu gezdiririm. Çocuklar da okulu silsin, süpürsün: İnşaallah pazartesi günü okulu açarsın, dedi. Ben bir an önce okulu görmek istiyordum, ama sabahı beklemem gerekiyordu.
Sabah kahvaltıdan sonra benim malzemeleri de alarak önce okula geldik. Hayretler içinde kalmıştım. Sekiz tane direk üzerinde ağaçtan üç tane yan yana gelmiş odacıktan oluşan, sadece tabelasından okul olduğu anlaşılan bir viraneydi. Dış kapıyı açar açmaz yarasalar odaların içinden kaçışmaya başladı. Tüm hayallerimi yarasaların kanatlarında neredeyse kaybediyordum. Betim benzim sararmış, Muhtar.
-Hayrola Hocam. Daha önce böyle bir okul görmedin herhalde, dedi. Ben de;
-Hayret! Burası okul ha! Dedim.Muhtar.
-Daha önce bu okulda tam sekiz tane Artvin kökenli öğretmen görev yaptı. Hepsi de giderken ağlayarak gittiler, Sen de seveceksin, okulu da , buraları da, dedi.
Ben de:
-İnşaallah Muhtar amca, ama ben bu okul da, göreceksin çok az görev yapacağım, dedim.
-Ne o, gelmeden kaçmayı mı düşünüyorsun? Dedi.
-Hayır Muhtar amca. Bu köye daha güzel bir okul yaptırmak için elimden geleni yapacağım. Senin köyünün çocukları da en güzele layıklar, dedim. Muhtar amca da.
-İnşaallah hocam ,ama çok zor bu işler dedi. Bana dönerek.
-Şimdi de kalacağın evi görelim, Sadri oradaysa seni onunla tanıştırayım, dedi.
-SAHİFE 3-
Okulu kapatıp kalacağım evi görmek için yola koyulduk. Ev okulun bahçesinden görülüyordu. Ama oraya gitmek için ağaçtan bir köprüden geçmek gerekiyordu. Köprüden Muhtar amca geçti, diğer başında beni bekliyordu. Bana dönerek,
-Haydi Hocam, sağlamdır köprü yıkılmaz. Korkarak ta olsa köprüden geçtim.Ağaçlar nemden, yağıştan çürümüştü. Allah korusun düşseniz Muratlı’ nın bir kolu olan dereye düşersiniz.Evin önüne geldik, ev okula göre daha iyiceydi; ama burada da problem vardı. Evin sahibinin ilk sözü:
-Hocam evlimisiniz? Olmuştu.Bekar olduğum için evi bana vermediler. Eşyalarımı birkaç saatliğine o eve koyup, muhtarla beraber üç kilometre uzaktaki bu köylerin bağlı olduğu merkez köy olan Güreşen köyüne Cuma namazı kılmak için gittik. Yol boyunca konuştuk, sohbet ettik. Daha önceki öğretmenlerden de üç tanesi bekarmış. Onların tümünü Deli Nuri dedikleri adam evine almış. Benim de bu gidişle onun evinden başka gidecek yerim yoktu.Cuma namazını kıldıktan sonra oradaki insanlar la tokalaşıp, tanışıyordum. Hepsi de hangi köye geldiğimi merak ediyorlardı. Bizim köyden olanlar etrafımda çember oluşturmuşlardı.Onlarla beraber kahveye gidip oturduk. Orada da ev mevzuunu etraflıca görüştük. İlçe Milli Eğitim müdürü Resul bey (Hocam ev vermezlerse hemen Borçka’ya geri gel, seni yakın bir mahalleye vereceğim) demişti. Köylülere bunu anlatınca biraz telaşlandılar.Hepside bu işi akşam hallederiz hocam , merak etme sen diyorlardı. O arada Nuri amcanın en büyük oğlu olan İdris ağabey ile tanıştık. Muhtar amcaya teşekkür edip , İdris ağabeyle alış veriş ettikten sonra onun davetlisi olarak köye geri döndük. Ertesi günü tatil olduğu için rahattım. İki günde ev işini halledip pazartesi günü okulu açabileceğimi düşünüyordum.
Akşam olmuştu.İdris ağabeyle, Reyhan yengenin misafirperverliğine diyecek yoktu. Gencecik yaşlarına rağmen tam beş tane çocukları vardı. İlk gün arabada tanıştığım Hızır, Reyhan yengenin kardeşiymiş. Reyhan yenge ile İdris ağabey öz amca çocukları idi. Yemekten sonra çay içerken kapı çaldı. 55-60 yaşlarında palabıyıklı, kır saçlı, elinde küçük bir baltası olan adam içeri girdi. Hepsi ayağa kalktılar. İdris ağabey, beni gelen amca ile tanıştırdı.
-Baba bu arkadaş bizim yeni öğretmen. Bursa’nın Büyükorhan ilçesindenmiş dedi. Amca da;
-Eyi oğul eyi, dedi. Bana elini uzaktı, ben de bu nasırlı güçlü elleri sıktım,öpmek istedim izin vermedi.
-Hoş bulduk amca , dedim. Oturdu Reyhan Yenge ona da çay verdi., Herkes onun ağzından çıkacak bir söze bakıyordu. Bana dönerek:
-Sadri evi vermedi değil mi, dedi.
-Bekar olduğumdan dolayı vermedi, dedim.
-Bekar olan insan değilmiymiş, onlar kaçıyordur, dedi. Ben de:
-Bak amca. Ben üç yıl öğretmen lisesini yatılı okudum. Eğitim yüksek okulunda da evde kaldım. Elimden her iş gelir. Kimseye yük olmam. Kimseye de bir mendilimi, çorabımı yıkatmam, dedim.
-Yok oğul yok. Ben sana göre söylemedim. Benim şu tepede iki göz bir evim var. Bir odasında benim bekar oğlanlar kalıyor. Onlarla istersen kalırsın. Ama benim hanım hasta. Bize bile hizmet edemiyor. Zamanla tanıyacaksın zaten. Durumumu göreceksin . Bu adamların hepsinin durumu da benden daha müsait. Ama onlar insanlıktan yeterince nasibini almamışlar. Çoğu askerlik dışında ,gurbetlik nedir bilmez. Gurbetliği ancak yaşayan bilir.
-SAHİFE 4-
Yarın gel bir odaya yerleş. Daha öncede öğretmenler kaldı. Ama onlar iki kişiydiler. Kendileri yaptılar, kendileri yediler. Bana da arkadaş oldular, hala da mektuplaşırız,dedi. Ben de:
-Sağ ol amca, teşekkür ederim, yarın yatakla eşyalarımı getiririm, keşke devletin lojmanı olsaydı da sizleri de zahmete sokmasaydım, dedim. Nuri Amca da:
-Okulu yok ki, lojmanı olsun hocam, bu ağaçtan okulu yapabildiğimize şükrediyorum. Onu yapıncaya kadar neler çektik, neler. Bu millet cahil millet. Çoğu okuma yazmanın önemini bilmiyor, dedi.
Nuri amcanın hareketlerine bakıp izliyordum. Asabi bir duruşu vardı. Ama güngörmüş birine benziyordu. Geç vakte kadar konuştuktan sonra o gitti. Ben de bana hazırlanan yatağa yattım, yorgunluktan nasıl uyuduğumu bilmiyorum, sabahleyin bir çocuğun:
-Öğretmenim! Öğretmenim! Diye seslenmesiyle uyandım. Adı Ethem’di . Reyhan yengenin babasının adı idi, zamanla hepsini tanımış, unutulmaz dostluklar kurmuştum.
-Kahvaltı hazırmış, seni bekliyorlar öğretmenim, dedi.
-Taman yavrum geliyorum, dedim. Bana ilk defa öğretmenim diye seslenilmesi hoşuma gitmişti. Dün kendim öğrenciydim, şimdi öğretmen oldum. Bu çocuğun öğretmenim demesi güç kuvvet vermişti. Bu köyde her ne pahasına olursa olsun kalmayı kafama koydum. Bu çocuklar öğretmensiz kalmamalıydı. Kahvaltıdan sonra evdekilerin de yardımıyla eşyalarımı tepedeki eve ,en tepedeki şahin yuvasına benzeyen eve taşıdık. Bizi ilk karşılayan adı Kuta olan simsiyah bir köpek olmuştu. İdris ağabeyin bağırmasıyla yuvasına girdi. İki yıl o evde kaldım, bu köpek bir defa olsun yanıma gelmedi, başını okşayamadım. Hiç dostluk ta kuramadım. Benden hep kaçtı. Beni yalnız gördüğü zaman da düşmanca havladı, saldırdı. Nuri amcanın çocuklarının da yardımıyla eve yerleştim.
Nuri amcanın bekar çocuklarının büyüğünün ismi Fethi , küçüğünün ismi de Şener’ di. Ben Şener ile daha iyi anlaşmıştım.Şener lise ikiden terk idi. Ailevi sebeplerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Fethi ise ilkokul mezunu idi, Fethi genelde akşamdan uyurdu. Şener ile biz gece geç vakitlere kadar sohbet eder, yada teyp dinlerdik. Benim iki tane kasetim vardı, birisi meşhur Bursa’ lı pop sanatçısı İlhan İrem’ in , diğeri de Büyükorhan’lı mahalli sanatçı Ali Oral’ın köyde arkadaşları ile doldurduğu kaseti idi. Önceleri bu kasetler onlara hiç hoş gelmiyordu, bana da Karadeniz’in horonu, müziği hoş gelmiyordu. Zamanla insan değişebiliyordu. İki yıl sonra bu evden ayrılacağım zaman, Şener bana :
-Hocam , kasetler kalsın. Ben onları gerçekten hoşlanarak dinliyorum demişti.Ben de ona:
-Neden olmasın,seve seve sana bırakırım onları, demiştim.
Okulu nihayet eğitim, öğretime açmıştım. On beş günlük eğitimden sonra da birinci karneleri verecektik. Öğle yemeklerini okulda ekmek zeytin ile geçiştiriyordum. Akşamları köyde ne bulabilirsem onlarla bir şeyler yapıp idare ediyordum.On beş tatile kadar, artık köyü de , köylüyü de tanımaya başlamıştım. Köylünün tek gelir kaynağı , çay idi. Yılda üç defa mahsül alıyorlardı. Tüm alışverişler, borçlar, düğünler, nişanlar çay parasına endeksliydi. Başka hiçbir gelirleri yoktu. Köyden yedi sekiz hane kışları İzmit’te geçiriyor, yazları ise köye geliyorlardı. İki üç aile de merkez dedikleri Güreşen’de ticaretle uğraşıyorlardı.Bunların dışındakilerin hepsi de köyde çay üretimi ile uğraşıyorlardı.Arazi sarp ve çok kıymetli idi. Bir ucu Rus hududunda idi, sınır tellerine kadar evler ve çaylıklar var idi. Ta oralardan okula gelen öğrencilerim vardı. Kış günlerinde ilk dersimiz ayaklarımızı ısıtmak ve çoraplarımızı kurutmak ile başlıyordu. Kırk beş tane öğrencim vardı. Hele beş kardeşler vardı, en çokta onların durumu beni üzüyordu. Anneleri beş yıl önce ölmüş, babaları üvey anne getirmişti. Kadın ne yapsın beş çocukla, adam iş bilmezin biri. İzmit’e göç etmiş, oralarda da iş bulamamış köye geri dönmüştü. Çocukların üstü başı perişandı. Zavallılar aç perişan okula
-SAHİFE 5-
geliyorlardı. Konu komşu elden geldiğince yardım etmeye çalışıyorlardı , ama ne kadar olur ki.
İlk karneleri verdim, Nuri amca ve çocukları ile vedalaşıp memlekete doğru yola çıktım. Yirmi dört saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Uyumamaya çalışıp yol boyunca
Karadeniz’in bitmek tükenmek bilmeyen güzelliklerini izleyecektim. Borçka’dan AS Turizmin arabasına öğleyin on ikide bindim, önce Hopa’ya, oradan Arhavi’ye , oradan da sırasıyla Rize’nin ve Trabzon’un ilçelerinden geçerek Ankara’ya doğru yol alıyorduk, hepsi de birbirinden güzel, biri birinden yeşildi. Hava kararıncaya kadar inat ettim, uyumadım. Ama memleketime vardığımda anlatacak çok malzemem olmuştu. Ertesi günü öğle vakti Bursa’ya inmiştik. Maaşımı ve yolluğumu aldığımdan dolayı param vardı. Tüm aile fertlerine hediyeler alarak Büyükorhan’ a döndüm. Anneme verdiğim sözü tutmanın huzuru ve öğretmen olmanın gururu ile eve döndüm. Onların sevinçlerine diyecek yoktu. Tatil su gibi gelip geçmişti. Anneme:
-Onlara buradan bal kabağı götüreceğim, dediğimde annem çok şaşırdı.Annem:
-Neden kabak oğlum, bizim kabakların en küçüğü bile on kilogram geliyor, dedi.Ben de:
-Onlara kabak tatlısı yapacağıma söz verdim. Onların yaptıklarını ben beğenmemiştim, onlarda bana, sen yap da bakalım birde seninkinin tadına bakalım dediler.Bende bundan dolayı mutlaka zorda olsa buradan kabak götüreceğim ,dedim.Annem kabağın yanına , kuru fasulye, nohut da koydu.Bana da :
-Oğlum, ya bunları yersiniz, ya da tohumluk olarak onlara verirsin dedi. Çuval bayağı ağır olmuştu. Annemin merak etmemesi için, ben bu çuvalı sadece arabadan arabaya koyacağım dedim. Onu ferahlatmak için masum bir yalan söylemiştim. Halbuki bu çuvalı en az birkaç kilometre taşımam gerekiyordu. Ama köylüler için de buna değerdi. Tatil bitip yine yola koyulmuştum. Ama bu sefer daha rahattım. Hüznün yerine gurur ve mutluluk almıştı. Ailemin bana olan güveni artmış, artık oğullarının elinin ekmek tuttuğunu onlarda anlamıştı
Yolculuk boyunca köyde kendimce değiştirebileceğim şeylerin muhasebesini yapıyordum.Borçka’ya indiğimde öğle vakti idi. Alış verişimi aylık olarak yaptıktan sonra Süleyman ağabeyin minibüsü ile yola koyulduk. Yollar o kadar virajlı ve dar idi ki , bazen iki araba biri birine yol verebilmek için belli yere geldiklerinde bekliyorlardı, hele yolun altındaki Çoruh sert ve deli akıyordu. Kaldığım süre içerisinde iki defa Çoruh’a araba uçmuştu. Ne arabalar , ne de içindeki insanlar Türkiye hudutlarında bulunamamıştı. Aylar sonra Çoruh’un döküldüğü, Rusya’nın Batum şehrinde ki sette bulundu. Bu topraklardaki çayın bereketi olmasa belki de burada insanlar yaşayamayacaklar göç etmek zorunda kalacaklardı.
Buraların her şeyi kendine göre , evleri, kilerleri, hatta besledikleri hayvanlar bile kendilerine has. Jarsey ırkı inek besliyorlar. Bu hayvanlar diğerlerine göre daha küçük ve yöre iklimine uygun hayvanlar. Daha az bir bakımla yaşayabiliyorlardı. Engebeli arazide gezinip otlayabiliyorlar. Montofon ve Hollan’da ineklerinin burada, bu arazi şartlarında yaşamaları imkansızdı.
Köye geldiğimizde hava kararmıştı. Süleyman ağabey beni bıraktı. Tabi ki evin önüne değil, telden teleferiklerin yanına. Elime yerden bir taş aldım, tellere taşla vurmaya başladım. Biraz sonra karşı tepelerden bana doğru bir yük vagonunun geldiğini gördüm, çuvallarımı ve bavulumu yük vagonunun üzerine koydum, tekrar tele vurdum. Bunun anlamı vagonu çekebilirsiniz demekti. Ben de aslında bir kilometre bile olmayan bu yolu ,genç oluşuma rağmen aşırı dik oluşundan dolayı nasıl çıkacağımı düşünüyordum, zira bu yolu daha önce hiç yirmi beş dakikadan önce çıkamamıştım. Yolu tırmanmaya başladım. Köpeğin saldırmasından korktuğumdan dolayı, eve yüz metre kala Nuri amcaya bağırdım. Nuri amca, beni bekliyordu.
-SAHİFE 6-
Onunla sarıldık , hal hatır sorduktan sonra eşyalarımı yerleştirip, onlardan tarafa geçtik. Nuri amcanın iki küçük çocuğu da benim öğrencimdi. Onlara benim evden kabağı getirmelerini söyledim. Onlar da iki kardeş oflaya, puflaya kabağı getirdiler. Nuri amca:
-Hayrola hoca , bize kabak tatlısı mı yapacaksın, dedi. Ben de:
-Evet Nuri amca, sizde büyük tencere var, kabuğunu soyacak küçük baltanız da var, ben toz şekeri de getirdim, Fethi ile Şener’de fındık kırıp öğütsünler. Bu akşam el birliği ile kabak tatlısı yapıp, ağız tadıyla yiyelim dedim.
Kabak tatlısını yaptım. Benim geldiğimi duyan Nuri amcanın diğer çocukları ve yakın komşularda kabak tatlısına yetiştiler. Hepsinin de çok hoşuna gitmişti. Bal kabağının içinden çıkan çekirdekleri temizledikten sonra bahçesi olan komşulara eşit şekilde paylaştırdım. Çaylıkların güneş alan , rüzgar alan bölümlerine ekerlerse , onlarında bal kabağını yetiştirebileceklerini anlattım. Hepsi de söz verdiler. Ama Nuri amcadan başka başarılı olan da çıkmadı. Nuri amca ertesi yıl yirmi kiloya varan kabaklar yetiştirmişti. Nuri amca her konuda köylüye örnek olmayı sürdürüyordu. Ama yine de arkasından konuşurlarken, Nuri’nin başına deli sıfatını ekliyorlardı. Kim deli , kim akıllı ben bir türlü karar veremiyordum. Nuri amcaya da cesaret edip, deliliğin nereden geldiğini soramıyordum.
Köyde , ne bir cami , ne bir sağlık ocağı, ne de bakkal vardı. Devleti temsil eden tek kurum bu ağaçtan okul ve bir de bendim. Bayrak direğine asılı bayrak da bu dağlarda , Türk hududunun bu köyden başladığını ifade ediyordu. Köyün tam ortasından çıkan Muratlı’nın bir kolu olan dere akıyordu. Yaz kış su seviyesi aynıydı. Çünkü bu bölge , yazın bile düzenli olarak yağış alıyordu. Hep bu derenin kenarındaki küçük düzlükte bir okul , yanına bir sağlık ocağı, onun yanına bir cami , caminin yan tarafına da bakkal , bakkalın yanında da bir köy kahvesi hayal ediyordum. Bunları görebilecekmiydim acaba? Bu düşüncelerle uyuyup kalmışım.
Ertesi günü çocuklar gelmeden okula açtım, saçtan sobayı yaktım, öğrencilerin gelmelerini bekliyordum. Bahçenin tam bittiği yerde uçurum denilebilecek bir bölgede tahtadan bir tuvaletimiz vardı. Bu tuvalete girmeye hep çekinmişimdir. En ufak bir darbede yıkılsa tam araba yolunun üzerine düşecek gibiydi. Bahçenin üst tarafından yaz kış akan küçük bir suya bent oluşturdum. Parça parça boruları ekleyip bu tuvalete su getirdim. Düzenli bir suyumuz vardı, ama özellikle birinci sınıflar kolay kolay bu tuvalete gitmiyorlardı.
Bir gün ders anlatırken Yakup Saruhan adındaki birinci sınıf öğrencisi parmak kaldırdı.Çok sıkıştığını, tuvalete gitmek istediğini belirtti. Ben de gidebilirsin dedikten sonra pencereden , Yakup’un tuvalete gidip gitmediğini kontrol ettim. Ortalıklarda Yakup görünmüyordu. Ama bir dakika sonra okulun tam altından su sesi duyulmaya başladı. Zemindeki tahtaların aralarındaki boşluktan baktığımda , Yakup’un tuvaletini okulun altına yaptığını gördüm. Biraz sonra Yakup rahatlamış olarak içeriye girdi. Ben Yakup’a :
-Niçin tuvalete gitmedin, seni gözledim okulun altına tuvaletini yaptın, dedim. Yakup şaşırıp kalmıştı.Kekeleyerek:
-Vallahi öğretmenim , ben o tuvaletten aşağıya düşeceğim diye korktuğumdan dolayı oraya gidemiyorum, dedi.Ben de Yakup’a:
-Tamam yavrum, sen de haklısın , ama git ellerini yıka, ondan sonra yerine otur dedim.
Yakup haklıydı. Bu köye mutlaka yeni bir okul yapılmalıydı. Bunu en kısa zamanda tüm köylüye aktarmanın yollarını bulmalıydım. Akşam olduğunda ,gündüz olanları Nuri amcaya anlattım. O da hem güldü, hem de Yakup’a hak vermişti. Sonra da bana dönerek:
-Sen bu milleti bilmezsin evlat. Bunlar dan söz almadan önce para almalısın ki yapacağın işte başarılı olursun, yoksa yarı yolda kalırsın dedi. Hafta sonunda merkez denilen
-SAHİFE 7-
köye gitmek için hazırlandım. Evden çıktığımda, Nuri amca tavukları yemliyordu. Ona Güreşen’den alınacak ihtiyacının olup olmadığını sordum. Teşekkür etti, ben de vedalaşıp
yola çıktım. Yol da benimle yaşıt diyebileceğim gençlere rastladım. Üç kilometreyi beraberce yürüdük. Hepsinin de yüzünde kaldığım yeri duyunca garip ifadeler sezinledim. Bana:
-Demek ki Deli Nuri’nin evinde kalıyorsun ha, diyorlardı. Ben de evet deyince de:
-İyi anlaşabiliyorsun onunla , diyorlardı.İçimden hepsine kızıyordum. Sanki Nuri amcadan başkası bana sahip çıkmıştı da , sanki ben onu tercih etmişim gibi bana tavır takınıyorlardı. Güreşen’e vardığımda, ilk işim öğretmenlerin çıktığı kahvehaneye gitmek oldu. Onlarla konuşmak, sohbet etmek, çay içmek beni rahatlatıyordu. Tahsilli insanlarla konuşmak sanki terapi etkisi yapıyordu. Kahvede yirmiye yakın öğretmen vardı. Öğretmenlerin geneli genç öğretmenlerden oluşuyordu, sadece iki kişi hariç. Bunlardan birisi Urfa’lı Bayram bey, diğeri de Kütahya Altıntaş’lı İbrahim bey idi. İbrahim beyle ayrı bir dostluğumuz vardı. Onun iki amca oğlu, benim Gökçeada’dan öğretmen lisesinden arkadaşımdı. Aynı zamanda İbrahim bey bu arkadaşları ilkokulda okutmuştu. Her ikisi de ihtilalin kurbanıydı. İkisi de istemeyerek buraya sürgün gönderilmişlerdi. İbrahim bey bunu açık yüreklilikle her ortamda söyleyebiliyordu. Fakat Bayram bey bu sürgün edilmeyi hazmedememiş , soran köylülere de “istem dışı geldim” diyordu. Köylüler bu istem dışından bir şey anlamadıkların dan dolayı da Bayram Bey’e bu konuda bir daha bir şey soramıyorlardı. Bayram bey daha önce kendi köyünde yirmi yıl görev yapmış, çiftçilikle de uğraşıp nohut ekiyormuş. İyi de ürün aldığı için bazı komşuları kendisini kıskanmış, ihtilal döneminde birkaç imzasız mektupla , Bayram beyi şikayet etmişler ve Bayram bey Artvin’e sürgün edilmişti. Ara sıra ,Konya’lı Recep bey ,bir avuç nohutu Bayram beyin önüne şaka olsun diye koyar ve sonrada gülmeye başlardı. Bayram bey espiriyi anlar, o da gülerdi.
Hafta sonu , hafta içinde gelen tüm gazeteleri kahveciden ister, genellikle reklamlarına varıncaya kadar tümünü okurdum. Çay devamlı getirilirdi. Ta ki kaşığı üzerine kapatıncaya kadar. Çay bölgesi olduğu için , burada gerçekten çay çok sevilir ve bol tüketilirdi. İlk gittiğimde ,çayın birini bitirdiğimde istemediğim halde ikincisi gelmişti. İkincisini de bitirdiğimde üçüncüsü gelmişti. Dayanamayıp kahveciye sordum. Kahvecide bana :
-Hocam, kaşığı bardağın üzerine ters kapatmadıktan sonra , biz devamlı sana çay getiririz, demişti.
Dönüşte yine gençlerle beraber Boyalıya doğru yola çıktık. Hiçbirinin karakterini bilmediğimden dolayı Nuri amcayla ilgili hiçbir şey sormadan köye döndük. Onların “iyi sen onunla geçinebiliyorsun” sözleri beni tedirgin ediyordu. Eve geldim, radyomu açtım karnım tok olduğu için de ışıkları yakmadan dinlenmeye, kafamı dinlemeye, günün muhasebesini yapmaya çalışıyordum. Dışarıdan sesler gelmeye başladı. Bana bağırıyorlardı:
-Hocam, hocam pencereye baksana , diyorlardı.Üzerime bir şeyler alıp dışarıya çıktım. Gelenler Nuri amcanın en büyük damadı Hasret ağabey ile, onun büyüğü Osman ağabeydi. Nuri amcanın kaldığı eve beni de çağırıyorlardı. Onlarla beraber bende eve girdim. Nuri amcanın hanımı rahatsız olduğu için,ben pek rahatsızlık vermemek için davet edilmedikçe gitmiyordum. Onlar yemek yemek için sofraya oturdular. Bana da oturmam için ısrar ettiler, tok olduğumu, onlara bir türlü anlatamadım. Onların bu ısrarları sonucunda topluca akşam yemeği yedik. Ben de onlara jest olsun diye evde daha önce hazırladığım bir yemeği de ben onlara ikram ettim. Nuri amca da, yengede yemeği çok beğendiler. Hasret ağabey bana dönerek:
-Hocam, tek başına insanın canı bile istemez, siz bu evde topluca yesenize dedi. Şaşırıp kalmıştım. Nuri amcanın yüzüne baktım, o da bana:
-Niye olmasın, hocanın başımızın üzerinde yeri var,dedi. Bende:
-SAHİFE 8-
-Yengeyi ve sizleri rahatsız etmemek için ben böyle bir şeyi size teklif edememiştim. Eğer sizlere rahatsızlık vermeyeceksem, bende katkıda bulunmak şartıyla beraberce yiyebiliriz dedim. Hakikaten de orada bulunduğum iki yıl içerisinde hep beraber yemek yemiştik. Bazen yemeği benim yaptığım bile oluyordu. Nuri amcanın , yengenin ve çocuklarının hakkını ödeyemem. Bana kendilerinden birisiymişim gibi kucak açtılar,ilgi ve alaka gösterdiler.
Bir gün televizyon seyrederken, hayali ihracatla ilgili bir haberi Nuri amca duyunca çok büyük bir tepki gösterdi. Bana dönerek:
-Bu sülükleri Ankara’nın göbeğinde asacaksın hocam, bunlar dün de vardı, bugün de var, yarında olacak dedi. Tutukluyorlar , besleyip besleyip salıveriyorlar, çıkınca yine aynı işi yapıyorlar. Bir zamanlar bende devlet memuruydum, nelerine şahit oldu bu gözler. Allah’a şükür ki bunlara bulaşmadan, uzaklaştım bu görevden demişti. Çok öfkeli olduğu için ben hiçbir şey soramadım.
Hafta sonu gelmişti. Yine Güreşen’e dolaşmak için gittim. Öğle namazını camide kıldım tam çıkarken Of’lu hoca, Recep beyle beni tutarak evine davet etti. Evde hiç de tahmin etmediğimiz bir manzara ile karşılaştık. Of’lu hoca yetmiş yaşlarında idi. Biz onu sadece eski yazı ile ilgileniyor zannediyorduk. Odanın üç duvarını kaplayan büyük bir kütüphanesi vardı. Kütüphanede el yazması eserlerden tutda günümüz yazarlarından , dünya klasiklerinden her türlü kitap vardı. Kütüphanenin en alt gözünde ise üst üste yığılı gazeteler vardı. Sağ tarafta tercüman, sol tarafta ise Cumhuriyet gazetesinin yığınları duruyordu. Konya’lı Recep hoca espiri olsun diye, Of’lu hocaya takıldı:
-Hocam , Tercümanı anladık, ama bu Cumhuriyet gazetesinin burada işi ne , dedi. Of’lu hocada gülerek:
-Oğlum, Tercümandan bizimkilerin ne yaptığını anlıyorum, Cumhuriyet’ten de karşı safımızdakilerin ne yaptığını anlamak için okuyorum. Ona göre kendime bir pay çıkartıyorum. Dedi. Of’lu hocanın ne kadar derin bir insan olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Bütün fikirlere saygısı olan bir insandı. Devletten beş kuruş maaş almazdı. O yörede başı sıkışan herkes doktordan önce onu görür, ondan nasihat alırdı. O da elinden geleni yapar, genellikle insanları iyiliğe sevk ederdi. Kaç yıl önce oralara geldiği tam olarak belli değildi. Çay sezonunda alım yerlerinde onun içinde çay toplandığını gördüm. Sorduğumda , Of’lu hocayı nasip olursa bu sene hacca göndereceğiz dediler. Artık ihtiyarladı. Ona bir jest yapmak gerekir. Dediler. Belki de Of’lu hocanın bundan haberi bile yoktu. Of’lu hoca bize bir sürü ikramlarda bulundu. En son kapıdan çıkarken bana dönüp:
-Nuri eyi adamdır. Güngörmüş insandır, bakma bu yörede ona deli Nuri derler, onlarda bilmezler neden deli dediklerini, deliyi veliyi ancak Allah bilir oğlum, dedi. Sen benden ona selam söyle ve Nuri’nin kıymetini bil, dedi. O kadar rahatlamıştım ki, Of’lu hocanın elini öpüp teşekkür ettikten sonra, huzur içinde köyün yolunu tuttum.
Nuri amcanın kız kardeşi ile evli Kemal amca bir Cuma akşamı eve gelmişti. Nuri amca ile pek iyi anlaşamazlardı. Ama yine de akrabalık bağından dolayı biribirilerini ziyaret ederlerdi. Kemal amca hiç okula gitmemiş, askerde de okuma yazmayı öğrenememişti. Kulaktan duyma bilgilere çok itibar eder,sözünün üzerine de ölür. Otururken bana bir soru sordu.:
-Hocam İslam’ın şartı kaçtır? Dedi. Bende tereddütsüz:
-Beştir, Kemal amca , dedim. Kemal amca itiraz etti.
-Ama Of’li iki dedi. Ben de :
-Of’lu hoca belki fakirler için İslam’ın şartının iki olduğunu söylemiştir. Çünkü zekat ile hac zengine borçtur. Namaz kılan kişide kelime-i şahadeti getirdiğinden dolayı , fakir için İslam’ın şartının iki olduğunu söylemiştir, dedim. Nuri Amca, Kemal amcanın huyunu bildiği
-SAHİFE 9-
için hiç sohbete katılmıyordu bile .Kemal amca inat ediyor, Of’lu hocaya olan güveninden dolayı da , hatta beni yemeğine iddiaya davet ediyordu.Ertesi günü cumartesi olduğu için ben de hem muhabbet, hem de Kemal amcaya bir ders olması amacıyla iddiayı kabul ettim.Sabahleyin beraberce Of’lu hocanın yanına gidecek, ona İslam’ın şartının kaç olduğunu
soracaktık. Kemal amca evde olanların tamamını , ertesi günü yemeğe davet ediyordu. Gece geç vakte kadar muhabbetimiz sürdü.
Ertesi günü sabah kahvaltısından sonra Kemal amca ile beraber Güreşen köyüne gittik. Of’lu hoca aynı zamanda Kemal amcanın kiracısıydı. Biz daha ziline basar basmaz pencerede belirdi. Kemal amca kendisinden çok emin bir şekilde Of’lu hocaya :
-Hocam, İslam’ın şartı kaçtır dedi, hani dün iki demiştin ya. Of’lu hoca bir kahkaha atarak ,Kemal amcaya cevap verdi.
-Sen vaazın sonuna yetiştin. Senin geldiğinde ezan bitmişti. Ben vaazın başında İslam’ın şartının beş olduğunu orada olanlara anlattım. Fakat fakirler için İslam’ın şartı ikidir demiştim. Sen tam o zaman kapıdan içeriye girdin. Yoksa sen birde Bursa’lı hoca ile iddiaya mı girdin dedi.
Kemal amca kıpkırmızı olmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Hemen alttaki dükkanına girdi. Ben Of’lu hocaya :
-Hocam öğle yemeğine lokantaya gel. Yemekler Kemal amcadan, dedim. Sonra da lokanta sahibi Ali amcanın yanına gittim. Öğle yemeğine oraya geleceğimizi bildirdim. Fakat paraları benim ödeyeceğimi Kemal amca ile bir iddiaya girdiğimizi ,Kemal amcanın hesabı benim ödeyeceğimden haberinin olmamasını rica ettim. Ali amca hem güldü, hem de benim adıma sevinmişti.
Kemal amca,Of’lu hoca ve ben beraber lokantaya gittik, Ali amcaya önce çorbaları söyledik. Çorbalardan sonra tas kebabı, pilav, yoğurt, tatlı ne varsa arka arkaya getir, dedik. Kemal amca ,ben çorbadan sonra bir şey yemeyeceğim dedi. Lokantacı ısrar ettiğinde, karnım ağrıyor, bana çorba yeter dedi. Of’lu hoca ile biz gayet rahat yiyorduk. Onun ara sıra elini cebine atıp çıkarttığını görüyordum. Yemeklerden sonra çayları da içtik. Kemal amca hesabı ödemek için ayağa kalktı. Lokantacı Ali amca :
-Hesabı Bursa’lı hoca ödedi, dedi. Geriye dönüp, bana doğru baktı. Sonra bana :
-Madem hesabı sen ödeyecektin de bunu bana neden söylemedin. Ben sadace bir çorba ile kalktım. Halbuki ben ette, pilavda, yoğurtta yiyecektim. Bende:
-Sen istedin de lokantacı bunları getirmedi mi, haydi artık bir dahaki sefere, dedim. Gülüşerek lokantadan çıktık.
Günler böyle geçip gidiyordu, nisan ayı geldi. Biz 23 Nisan hazırlıkları yapıyorduk. Köylülerde çaylıklarda çalışıyorlardı. Kış uykusu bitmiş, çaylıkları çapalıyorlar, gübreliyorlar, poruş yapıyorlardı. Erkenden kalkıp, akşam karanlığına kadar bu işleri yapıyorlardı, herkesin arazisi evinin önünde olduğu için yolda vakit geçirmemiş oluyorlardı.
İzmit’te oturanlarda köye dönmüşlerdi, Derenin kenarındaki bir dönümlük düz arazinin sahibi de gelmişti. Onunla tanıştım, okul fikrini ona da açtım, bana:
-Hocam parasını verdikten sonra neden satmayayım, dedi. Ben de kaç para istediğini sordum,600.000.TL dedi, bir dönümlük arazi için, benim maaşımın neredeyse yirmi katını istiyordu, çaresiz ve üzgün bir şekilde eve döndüm, Nuri amca kapının önünde torunları ile vakit geçiyordu, beni görünce:
-Hayrola hocam, Karadeniz’de gemilerin mi battı, dedi.. Ben de tüm olup biteni anlattım.
-İsterler hocam isterler, onlara çok para lazım, Çünkü doymazlar, onlar babalarından satarak bu yaşa geldiler, çalışarak onlar bir karış toprak almadılar ki, çalışmanın, kazanmanın bedelini ödemenin mutluluğunu da bilmezler.Bense çalışarak tüm bu araziyi satın aldım, çekiç
-SAHİFE 10-
sallayarak kazandım. Babamın tüm mülkü karşıda duruyor işte, parmağı ile karşı tepeyi
gösteriyordu, tümünü ölen ağabeyimin oğluna bağışladım. Babam ile beraber kalıyorlar, yoksa o arazi ne beni doyurur nede onları, dedi. Bana dönerek:
-Yılma hocam, yılmak yok. Biz istersek bir ay sonra o parayı da buluruz dedi, müsaade isteyip kendi odama çekildim. Ben de bu okula para vermeliyim ki millet para versin dedim kendi kendime, bu düşüncelerle uyuyup kalmışım.
Alım yerleri açıldı, millet elde makas çay topluyordu artık, her bahçeden türkü sesleri yükseliyordu, tabiat uyanmış, yolların kenarlarındaki yaban çilekleri kızarmıştı, evden okula gidinceye kadar çilek topluyordum, su birikintilerinde yıkayıp yiyordum, buralara çevre kirliliği erişmemişti, henüz Çernobil kazası da olmamıştı. Okuldan çıktıktan sonra çay alım yerine gidiyor, hem muhabbet ediyor, hem de köyün gençleri ile gelen kamyonlara çay dolduruyorduk. Köylü için hasat mevsimi idi. Bazı ukala gençler bana soruyorlardı:
-Hocam senin maaşın kaç para? Ben de :
-Otuz beş bin lira diyordum. Onlar da:
-İşte senin maaşın kadar bugün çay sattık diyor,akıllarınca benimle dalga geçiyorlardı. Halbuki çoğunun kışın bir bardak çay içmeye paraları bile yoktu. Onların bu alaycı konuşmalarına ,alım yerinde görev yapan Hasret ağabey çok bozuldu.
-Bakma sen onlara hocam, onlar devamlı maaşın ne büyük nimet olduğunu bilmezler, bugün ki gelirlerini düşünürler, parayı da buldular mı içkide, kumarda tüketirler, kışında meteliğe kurşun atarlar, dedi.
İkinci karneleri vermeden önce bir toplantı yapmaya karar verdim, ertesi günü de tüm velileri çağırdım, topluca okula girmek istediler. Ben de okulun yıkılabileceğini bahane ederek toplantıyı bahçede yaptım, gayem onları galeyana getirip heyacanlandırıp, arsayı almak için komisyon kurup, parayı tedarik etmekti. Onlara Milli Eğitim Bakanlığının başlatmış olduğu bir projeyi anlattım. Projenin adı” arsa sizden ,okul bizden ” kampanyasıydı. Komisyona dört gönüllü bulmuştum, kampanyaya ilk parayı ben koyarak başlattım, Nuri amca elini havaya kaldırarak bağırdı:
-Benden yüzbin lira dedi.Nuri amcanın bu çıkışı orada bulunanları galeyana getirdi. Arsanın parasını bir anda toplamıştık. En kısa zamanda tapu alınıp Milli eğitime bağış .yapılacaktı.Nuri amcanın bu desteği ile yaz tatiline rahatça gidebilecektim. Ertesi günü karneleri dağıtıp Nuri amca ve çoçuklarla vedalaştıktan sonra yola koyuldum. Yol boyunca artık yeni okulu hayal ediyordum. Yeni okulun yanında da bir sağlık ocağı , onun yanına bir cami , caminin yanında da bir köy bakkalı hayal ediyordum. Bana bunları hayal ettiren Nuri amcaydı. Onun her zaman , doğru olan her işimde arkamda oluşu , bana ayrıca bir güç veriyordu.
Yaz tatili boyunca , ailemle güzel günler geçiriyordum. Annem devamlı olarak artık evlenmem gerektiğini bana anlatıyordu. Bana:
-Bak ağabeyinin çocuğu bile oldu, sen hala bekarsın diyordu. Ben de o zaman anneme:
-Söz , kurban bayramında köyden birini beğenirsem evleneceğim, dedim.
Kurban bayramı gelmişti. Ben aslında birisini beğenmiştim.Ama ya o beni beğenmezse diye tereddüt ediyordum. Ben vakit kazanmak için anneme kararımı Artvin’den mektupla yazacağımı belirttim. Vedalaşıp görev yerime geldim. Arsanın tapusu alınmış , Milli Eğitime de bağışlanmıştı. Okulları açmış, yeniden eğitim- öğretime başlamıştık. Ama bu sefer okul yapımından daha umutluydum. On beş gün dolmuştu. Hafta sonunda her zaman olduğu gibi Güreşen’e arkadaşlarla muhabbet etmek için gitmiştim. Kahvede otururken polis sirenlerinin çaldığını duyduk. Arkadaşlarla beraber dışarıya çıktığımızda Artvin valisi sayın Alparslan Karacan’ın köydeki sağlık ocağını açmak için geldiğini gördük. Korumaları ile
-SAHİFE 11-
beraber sağlık ocağına doğru halkla beraber gidiyorlardı. Arkadaşlarla beraber bizde sağlık ocağına doğru gittik. Aslında benim için çok iyi bir fırsattı, fakat üzerimde tişört ve kot pantolon vardı. Korumalığını yapan polislerden bir tanesine, okulla ilgili durumumu anlattım. Fakat Vali beyden kıyafetimden dolayı çekindiğimi de belirttim. Polis memuru arkadaş , Vali beyin kılık kıyafete değil, söze ve davranışlara önem verdiğini belirtti. Çok sevecen birisi olduğunu da belirtti. Açılışı yaptılar, artık ayran, çay içmeye başladıklarında fırsat bulup, kalabalığın arasından vali beye doğru ilerledim. Benim halktan birisi olmadığımı anladı. Ve bana boş bir sandalye gösterdi. Ben tokalaştım, kendimi tanıttıktan sonra derdimi en kısa bir şekilde anlatmayı başardım. Özel kalem müdürüne benim tüm anlattıklarımı not ettirdi. Benim bu isteğimin en kısa zamanda gerçekleşmesi için elinden geleni yapacağına söz verdi. Ben de teşekkür ederek daha fazla meşgul etmemek için müsaade istedim. Oradan ayrıldım. Mutlu bir şekilde kalabalığın içerisinden çıktıktan sonra, etrafım birden bizim köylüler tarafından sarıldı. Onlar benim vali beyle olan diyoloğumu izlemişler, çok merak etmişlerdi. Ben de olup biteni onlara anlattım. İl encümeni Esat Nalbant ağabeyde kalabalığın içerisindeydi. Ona da , onun yakın akrabalarıyla durumu ilettim. O da encümene bu konu geldiğinde destek olacağına söz vermişti.
Aradan bir ay geçmişti. Esat Nalbant ağabeyden müjdeli haberi almıştım. En kısa zamanda proje için mühendislerin köye geleceğini öğrendim. Hakikaten de dedikleri doğru çıkmıştı. Özel tip proje için 13.000.000.TL para ayrılmış, iki katlı bir okul yapılacaktı. Alt katta depo ve tuvalet, üst katta iki tane derslik ve büyük bir müdür odası , ve salon yer alacaktı. Bu sene benim için çok önemli gelişmelerin olduğu bir yıl olmuştu. Anneme Artvin’den kararımı bildirdim,isteğim kızı istemeye gittiler. Her şey olumlu geçmişti. Ben de beş günlük bir mazeret izni alıp, söz için Bursa’ya geldim. Söz , nişan, hatta tayin için müracaat edeyim diye resmi nikahı bile bir hafta içinde halletmiştik. Eşimin çalıştığı iş yerinden , çalıştığına dair belgeleri alıp Artvin’e geri döndüm. Eş durumundan tayin için müracaat ettim. Tabii köylülere ve Nuri amcaya tayinimden bahsetmedim. Belki olumsuz bir şey olurda onlara karşı mahcup olurum diye de düşünmüştüm.
Akşam yemeklerinden sonra bazen köyün gençleri ile velilerimizin evlerine misafirliğe gidiyordu, köyün tamamı velimiz sayılırdı, evine gittiğimiz ağabeyi Nuri amcanın büyük damadı Hasret ağabeydi. Doksanlık bir babası, seksen yaşında bir annesi , altmış yaşında da doğuştan gözleri görmeyen bir ablası ve kendisinin de beş çocuğu ile beraber yaşıyorlardı. Babasına köyde herkes saygı gösterirdi. Harun dayı dedikleri zaman akan sular dururdu. Asıl lakapları “peçik oğulları” idi. Harun dayı ilerlemiş yaşına rağmen hala marangozluk yapıyordu, tüm köylü gibi onlarda Rize-Pazar’dan Osmanlı’nın son dönemlerinde meydana gelen bir kan davasından dolayı buraya sürgün edilmişlerdi. Pazar’da iken okuma fırsatını bulmuş, fakat buraya geldikten sonra böyle bir fırsatı bir daha yakalayamamış. Çocukluğunda öğrendiği bilgilerle köyde , evinde küçük çocuklara namaz surelerini öğretiyor, namaz kılmasını ve 32 farzı her isteyene kavratmaya çalışıyordu. Köyde henüz cami olmadığı için onun evinin önündeki karaağaçta bir hopörlör vardı. Harun dayı günde beş vakit ezanı okur, ihtiyarlar namazlarını onun ezanı ile vaktin girdiğini anlar ve eda ederlerdi. Harun dayı saatin durmasından dolayı bir iki defa millete erken oruçta açtırmıştı. Ama hiç kimse, Harun dayıya kızmamıştı. Onun ne kadar iyi niyetli bir insan olduğunu bilmeyen yoktu.
Evlerinin bulunduğu yer , o köyde bulunamayacak kadar düz araziye sahipti. Dereye sınırdı. Harun dayı buraya ilk geldiğinde derenin üzerine değirmen kurmuş, tüm köylüler bu su değirmeninde elektrik gelinceye kadar, buğdayını ve mısırını öğütmüşlerdi. Harun dayının en büyük tutkusu da, elinde büyüttüğü boğasıydı. Boğa gerçekten oralarda eşine
-SAHİFE 12-
rastlanamayacak kadar iriydi. Ama Harun dayıya o kadar sadık idi ki, Harun dayı oturduğu zaman koca boğa yere yatıyor, kafasını sırf okşatmak için Harun dayının dizine koyuyordu.
Hasret ağabey boğanın artık yaşlandığını, herkes gibi görüyor, fakat babasına bir türlü kesme fikrini açamıyordu bile. Kış günlerinde millet etsiz kaldığında Hasret ağabeye takılırlardı:
-Hasret şu boğayı keselim, millet bol bol et yesin, çocuklar etsizlikten zayıfladı derlerdi. O da:
-Babam ölmedikten sonra boğaya hiç kimse el süremez, derdi. Hakikaten de ben orada iki yıl kaldım, boğaya hiç kimse dokunamamıştı bile.Harun dayı benim geldiğimi duymuş, alt kattaki misafir odasına gelmişti. Beni sakalsız, bıyıksız görünce, Hasret ağabeye sordu:
-Öğretmen hangisi? Dedi. Bende ayağa kalktım, elini öptüm. Benim bu davranışımı çok beğendi. Nereli olduğumu sordu, bende:
-Bursa’lıyım deyince, gözleri doldu. Bursa çok güzel yerdir. Osmangazi’nin, Orhangazi’nin yurdu. Ne mutlu sana hocam, dedi. Ben de:
-Haklısın Harun dayı, Bursa manevi büyükleri bol bir memleket dedim. Sohbet koyulaştıkça, evdekilerden birisi abdesttin ilk defa nasıl ortaya çıktığını sordu. Belli ki, Harun dayı bu tür meselelere vakıftı. Anlatmaya başladı:
-Adem Aleyhisselam ile Havva annemiz Cennette yaşarlarken şeytan onları kıskanmış.Şeytanın işi gücü onlara yasak olan bir meyveyi yedirtmekmiş. Önceleri her ikisi de ret etmişler şeytanı. Fakat bir gün Havva validemiz , şeytanın sözüne aldanmış bu yasak meyveden kendisi yediği gibi , Adem Aleyhisselama da yedirmiş. Cennet meyvelerinin yenildikten sonra dışarıya dışkı diye bir şey ihtiyacı yokmuş. Fakat yasak meyveyi yiyince her ikisinde de bir telaş başlamış. Çünkü o zamana kadar karşılaşmadıkları bir olayla karşılaşmışlar. Bu meyvenin dışkısını koyacak bir yer bulamamışlar. Çünkü cennet o kadar güzelmiş ki, bu dışkıyı koltuk altlarına ve cinsel uzuvlarının üzerlerine sürmüşler. Adem Aleyhisselam dışkıdan gelen kokuyu duyunca, çok büyük bir yanlış yaptıklarını anlamışlar. O zaman eyvah! Deyip elini başına sürmüş. Daha sonra kollarına ,ayaklarına ellerine dokundurmuş. Tabi ki Cenab-ı Allah her ikisini de bu olaydan sonra Cennet’ten çıkartmış. Yer yüzüne göndermiş. Belli bir süre ayrı kaldıktan sonra tekrar Allah tarafından affedilmişler. Adem Aleyhisselam ile Havva Validemizin çocukları çoğalmış ve ibadet emri geldiğinde abdest, daha önce elini sürdüğü yerler, el, yüz, kollar, ayaklar ve başının dörtte birinin yıkanması şeklinde Allah tarafından emrolunmuş, dedi. Biz can kulağıyla dinliyorduk. Bize döndü:
-Ah gençler, şu şeytana uymasalardı, bugün dünyadaki bu koşuşturma, mücadele olmazdı. Biz de Cennet’te yaşardık. Şeytanın yalanına bir anlık kanmaları,hem onları, hem de bütün insanlığı böyle çalışmak zorunda bıraktı. Aman gençler, bu şeytan o zaman bir taneydi. Şimdi binlerce şeytan var, imanınızı bu şeytanlardan iyi koruyun, şeytana bir kere kananlar bunca çile çekerse, her gün kananlar düşünün ahirette ne kadar çile çekecek, dedi. Harun dayıya hepimiz bu güzel açıklamalarından dolayı teşekkür ettik. Harun dayı bizden müsaade isteyip yatmak için odasına çıktı. O gittikten sonra Hasret ağabey:
-Hocam biz ihtiyarlarla çocukların nasiplerini yiyoruz, Allah onlara acıdığından dolayı biz de sebepleniyoruz dedi. Bende, haklısın ağabey, dedim. Evde Rize’den gelen bir misafir vardı. Hasret ağabeyinin askerlik arkadaşıymış, Hasret ağabeyi bizi tanıştırdı, birbirimize nereli olduğumuzu sorduk.Rize’li olduğunu söyleyince ben sormaya devam ettim. Çayeli’nin İnce Sırt köyünden bir okul arkadaşımın olduğunu söyledim. İsminin de Ramazan KANSIZ olduğunu söyleyince , belki de milyonda bir ihtimal olacak ama, gelen misafir:
-SAHİFE 13-
-O benim öz amcamın oğlu, dedi. Hatta şimdi de köyde, okulu yeni bitirdi de geldi. Tayin bekliyor dedi. O kadar sevinmiştim ki , o sevinçle yarın seninle bende Rize ‘ye gelsem
bana yardımcı olur musun dedim. O da seve seve kabul etti. Ne ilginç tesadüftü. Ertesi günü misafirle beraber köyün tek arabasına binip, önce Borçka’ya , sonra da Rize Çayeli’ye gittik. Arkadaşlarla biz Ramazan’a, Çayeli Ramazan diyorduk. Nasip kısmet olunca onu memleketinde, köyünde ziyaret ediyordum. Ramazan köyünü çok severdi. Gerçekten köyün girişinden itibaren güzelliğine diyecek yoktu. Köyün tam ortasında büyük bir dere geçiyordu. Sağlı, sollu yamaçlar tamamen çay bahçesiydi. Çay bahçelerinin içlerinde alt katları taştan,
üst katları ağaçtan üçer katlı evler yükseliyordu. Sanki hepsi de aynı ustanın elinden çıkmışçasına neredeyse birbirinin aynı idi. Misafirle beraber Ramazan’ların evlerinin önüne kadar geldik. Ramazan annesi ile beraber oturmuş, sohbet ediyorlardı. Beni karşısında görünce sevinçten bağırdı:
-O Bursa’lı beni ziyarete mi geldin? dedi. Ben de :
-Evet öyle oldu, Ramazan, dedim. Ramazan tabii ki beni beklemiyordu.Amcasının oğlu ile yaşadığımız güzel tesadüfü duyunca o da hayretler içinde kaldı. Beraberce eve girdik,annesi ve kardeşi ile akşam yemeğine oturduk. Akşam yemeğinde Ramazan’ın annesi makarna yapmıştı. Makarnanın üzerine de bal dökerek yediğinde, ben Ramazan’a gülmemiştim. Sebebini bana yatarken sorduğunda:
-Artvin’de de aynı adetlerin olduğunu söylediğimde:
-Senin tepki göstermeyişinden anladım, dedi. Ama eğitimde bana çok gülmüştünüz, insanlar damak alışkanlıklarını kolay kolay bir kenara bırakamıyorlar. Belki sende Artvin’de ki mısır ekmeğine karşı antipati duydun, belki de yemeklerimiz sana ters gelmiştir. Ben de:
-Haklısın, ama çaresizlik insanı bazı şeylere alıştırıyor, mısır ekmeğini yemeğe başladım. Ama sarmanız bir harika, dedim. Çayı da evin en üst katında içmek için yukarıya çıktık. Ramazan pencereleri açtı, bana dönerek:
-Duyuyor musun Bursa’lı, bize derenin sesi ninni gibi gelir. Eğitimde en çok köyümden bahsederdim. Sizlerde beni kınardınız. Gerçekten şimdi hak verdin mi? dedi.Ben de:
-Haklısın Ramazan, sanki Cennet’ten bir parçanın içinde yaşıyorsun, dedim. O gece geç vakte kadar Artvin’de benim yaptıklarımdan, ben mezun olduktan sonra Eğitim yüksek okulunda olup bitenlerden bahsettik. Arkadaşlarımı ne kadar özlediğimi o akşam daha iyi anladım.
Ertesi günü kahvaltıdan sonra Çayeli’ne gitmek için, Ramazan, kardeşi ve ben yola koyulduk. Yolda Artvin’li öğretmenlerle karşılaştık, sohbet ede ede yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamadım. Çayeli’ndeki öğretmen evine gittik. Öğretmen evi sahildeki beş katlı bir binanın en üst katıydı. Kaloriferli, yarısı terastı. Dinlenmek için terasa otursanız yeter. Önünüzden gemiler, sandallar, kayıklar geçiyor. İsterseniz denize bir olta da siz atın, öğle yemeğine kadar orada masa tenisi oynadık, çay içtik, sohbet ettik. Öğle yemeği için Ramazan’ın tavsiye ettiği kuru fasulyeciye gittik. Çayeli’nde bu lokanta çok ünlüymüş. Ramazan bana döndü:
-Kuruları söylüyorum, dedi. Ben de:
-Hala kurudan bıkmadın mı, öğrencilikte kuru, öğretmen olduk halen kuru fasulye mi yiyeceğiz dedim. O da bana dönerek:
-Sabret hale bak dedi. Bana biraz sonra hak vereceksin, dedi. Hakikaten de kuru fasulyeler gelince, neredeyse kuru fasulyenin tanesi kadar kuş başı et vardı, tabağın içinde. Lezzetine de diyecek yoktu. Çayeli’ ye de ,arkadaşa da doyum olmazdı. Ama beni de bekleyen bir görevim vardı. Oradan komşulara hamsi balığı aldıktan sonra, arkadaşla vedalaşıp Artvin’e doğru yola çıktım. Benim için çok güzel bir hafta sonu olmuştu. Arkadaşımı ve güzel bir ilçemizi
-SAHİFE 14-
görmüştüm. Hala o güzellikler zihnimin derinliklerinde saklıdır. Ülkemizi sevmenin, gezip görmekle daha pekişeceğini zannediyorum. Köyün arabasını kaçırmamıştım. Arabada yol boyunca Süleyman ağabeyle Çayeli’n den bahsettik durduk. Akşam karanlığında eve döndüğümde , çocuklarla balıkları komşulara gönderdim.Aradan yarım saat geçmişti ki dışarıya çıktığımda mahalleden balık kokusunu duyabiliyordum. Karadeniz’de gerçekten de hamsiye olan tutku bir başkaydı. Nuri amcaya, ziyareti anlatınca o da çok duygulandı. Bana :
-Allah rızası için dostun dostu ziyareti kadar güzel bir şey var mı bu dünyada dedi. Onun bu sözü beni daha da mutlu etmişti. Kendisinin de ziyaret etmek istedikleri olduğunu söyledi. Fakat eşinin rahatsızlığından dolayı buraları bırakıp gidemediğini anlattı.
Yeni haftaya başlamıştım. Artık her anımız çok önemliydi. Çocukların okumaya-yazmaya geçiyor olmaları beni çok mutlu ediyordu. Kar yağmaya başlamış, bir haftadır devam ediyordu. Bu gidişle belki on beş tatile gidemeyecektim. Önceleri annemin, babamın ve kardeşlerimin hasreti vardı, ama buna şimdi birde nişanlımın hasreti eklenmişti. Telefon olmadığı için haberleşmemiz , sadece mektupla oluyordu. Mektup geldiğinde ne kadar sevindiğimi anlatamam. Akşam üstü son derste kapı çalındı, baktım ki elinde mektupla gelen Abdullah’tı. Ona müdür odasında beni beklemesini söyledim. Öğrencilerime ödevlerini verdim, dışarıda İstiklal Marşımızı söyleyip, bayrağı da göndere çektikten sonra Abdullah’ın yanına gittim. Mektup nişanlımdan geliyordu. Merak etmiştim, fakat Abdullah’a olan saygımdan dolayı mektubu daha sonra okumak için cebime koydum. Abdullah ,annesi ile yaşayan, köyün iki üç lise mezunundan birisiydi. Asker olacaktı. Belki bir iki ay sonra asker ocağına gidecekti. Abdullah beni o akşam evlerine davet ediyordu. Ben de eve çıkıp, üstümü değiştikten sonra geleceğimi söyledim. Evlerini biliyordum. Ona yine de saat beşe doğru anayola inmesini söyledim. Çünkü genelinde her evde bir köpek vardı. Köpekler beni yabancı bildikleri için saldırıyorlardı. Abdullah ile anayolda buluştuktan sonra , onların evlerine bayır yukarı çıktık. Abdullah’ın yeğenlerinden de benim öğrencilerim vardı. Artık neredeyse Rusya’ya dört beş yüz metre bir mesafe kalmıştı. Hele ağabeyinin evi daha da yukarıdaydı. Öğrencilerime daha da fazla acımaya başladım. Bu bölge devamlı yağış alıyordu. Kar da ,kış da çocuklar bu patika yollardan her gün okula gelip gidiyorlardı. Abdullah’ların evine girdiğimizde, yetmiş yaşındaki annesi bize kapıyı açtı. Annesi bizi öyle sıcak karşılamıştı ki, bu karşılamadan halen mahcup oluyorum.
Yemekte Abdullah’ın nasıl altı aylıkken yetim kaldığını, beş çocukla nasıl dul kaldığını , en büyüğünün on iki, en küçüğünün de altı aylık oluşundan dolayı ne çileler çektiğini teyze anlattıkça inan o kadına gıpta etmemek imkansızdı. Yemekten sonra çayları yudumlarken tepedeki evin sahibi İsmail ağabeyi benim de geldiğimi duymuş olmalı ki eve ziyarete geldi. İsmail ağabeye espiri yaptım.
-İsmail ağabeyi Rus’tan korkmuyor musun, bak burnunun dibinde, dedim. O da bana dönerek:
-Bak hocam, Rusya bizim en dürüst en mert düşmanımızdır, Yunana, Ermeni’ye benzemez, Ben tarihi çok sever ve okurum. Kalleşliği yoktur Rus’un dedi. Daha sonra da tarihe olan tutkusunun ne kadar büyük olduğunu , okuduğu kitapları söyleyince anladım. Hele Peygamber efendimize ve Yavuz Sultan Selim Han’a olan tutkusu bir bambaşkaydı. Bana Yavuz’un hicaz seferinde Sina çölünü nasıl aştığını biliyor musun? diye sordu. Ben de bildiğim kadarıyla anlattım. Çölde , sıcağın en fazla olduğu zamanda Yavuz Sultan Selim Han’ın attan inip, yaya yürümeye başladığı anı ben anlatırken o hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Çünkü defalarca o olayı okumuş, benim anlatmamdan da memnun kalmış olacak ki ,
-SAHİFE 15-
ağlıyordu. Annesi ile Abdullah’ta bu olayı duyunca hayrete düştüler. Bana niçin Yavuz attan inmiş diye soran annesi oldu. Ben de:
-O çölü o güne kadar geçen hiçbir ordu olmamış. Yavuz Sultan Selim Han’a , peygamber efendimiz yol göstermek için yardıma gelmiş. Peygamberimiz ordunun önünden yürürken, Yavuz’da ona olan saygısından dolayı atından inmiş, belli bir zaman yaya yürümüş. Ordu komutanı dayanamayıp sormuş:
-Sultanım bu çölün adı Sina çölüdür. Burda attan inmek çok tehlikelidir. Dediğinde, Yavuz dönerek;
-Önde alemlerin sultanı Resulullah Efendimiz yaya yürürken, ben atla nasıl giderim dediğinde, ordu komutanı da hayretler içinde kalmış ve tüm orduya bu güzel haberi duyurmuştu. Hatta yıllarca o çöle yağmur yağmamış, bu sefer de Allah Yavuz Sultan Selim Han’ın duasını kabul etmiş yağmur bile yağmış.Konu tarih olunca sohbet gece yarılarına kadar sürdü.İsmail ağabeyin annesi :
-Hocam aslında İsmail okurdu, o beşinci sınıfa giderken babasını veremden kaybettik. İsmail en büyükleri olduğu için ilkokuldan sonra onu okutamadım, ama onun okuma aşkı hiç sönmedi. İsmail ağabey de:
-Olsun be ana, ben okuyamadığım ama beraberce kardeşlerimi büyüttük. Abdullah bak liseyi bitirdi. Yarın bizim çocuklar da üniversiteyi bitirir, onlar benim okuma hevesimi sürdürürler, dedi. O akşam şunu çok iyi anladım ki, her evde bir hikaye, her dağda zirveler var. İnsan toplum içinde sözünü ölçüp tartıp da söylemeli. Yoksa çoğu konularda baltayı taşa vurabilir. İsmail ağabeyin tarih aşkı olduğu gibi, başka insanlarında belli konularda ihtisası olabileceğini o akşam daha iyi anladım.
Köydeki veli ziyaretlerim sayesinde hem kaynaşma, hem de dayanışmanın geliştiğini fark ediyordum. Her gittiğim evde okul yapımından bahsediyordum. Gelişmeleri köylüler yakından takip ediyorlardı. Kar artık bir metreyi bulmuştu. Okulların kapanmasına da birkaç gün kalmıştı. Her öğrencinin başarı durumu değerlendirirken aile durumunu, ne kadar yol kat ettiğini, ne kadar çaba sarf ettiğini unutmuyordum. Öğrencilerimden iki tanesi özürlüydü,bunlardan bir tanesinin babası da özürlüydü. Notları verirken onların bu özel durumunu da göz önünde bulunduruyordum. Eve zorla çıkıp iniyorduk. Köylüler genelde hedik dedikleri kar araçları ile evden eve gidip geliyorlardı. Karneleri verdim, okulu tatil etmiştim ama artık köyün arabası kardan dolayı işlemiyordu. Bir haftadır köyde boş boş oturmaktan başka bir iş yapmıyorduk. Kar küremek hariç. Ara sıra evin çatısına çıkıyor, yığılan karları yere atıyorduk. Yere de indiğimizde yolumuzu açıyorduk. Kar bir ara durur gibi oldu. Günlerden Cuma idi. Köyün gençleri ile beraber Güreşen’e Cuma namazına gittik. O gün orada bakkallarda olanlardan ihtiyaçlarımı karşıladım. Kendime bir çift kara lastik ayakkabısı almıştım.Akşam eve geldiğimizde Şener ile Fethi , İdris ağabeye gidelim dediler. Köyde elektrik kesileli, neredeyse on gün olmuştu. Araçlarda işlemediğinden dolayı küçük tüplerin hepsi bitmiş, gaz lambalarında ki gazların da çoğu bitmişti.
İdris ağabeyi kapıyı açtığında,önümüzü zor görüyorduk. Bizim geldiğimize çok sevinmişti. Fakat bizi bir sürpriz bekliyordu. İdris ağabeyin gazı bitmiş evde bir bidon mazot varmış, mazotun içine tuz karıştırıp lambaya koyuyordu. Aradan yarım saat geçmeden lambanın camı simsiyah is oluyordu. İdris ağabeyin kucağında silmek için bezler hazırdı. Hemen bezle camı siliyor, muhabbete kaldığımız yerden devam ediyorduk. Yollar açılıncaya kadar İdris ağabey tuzlu mazotla aydınlanmasını böyle sağlayabilmişti. Hem güldük, hem de üzüldük. En çok sevindiğimde köyde önemli bir hastalığın olmayışıydı. Yoksa bu karda kıyamette hastayı nasıl götürebilirsiniz.
Kar durmuştu. Hava da açmıştı. Üç-beş genç yine Güreşen’e gezmeye gittik. Tatilin bitmesine dört beş gün vardı. Tatile gidemeyen öğretmen arkadaşlarla sohbet ediyorduk.
-SAHİFE 16-
Kahveye birisi girdi.Arkadaşlar içeri giren kişinin konuşmalarına dikkat kesildiler.Karşı köye kadar yolun açıldığından bahsediliyordu. Güreşen köyüne , karşı köy sekiz kilometre mesafede idi.Hepimiz bu habere çok sevindik. Hatta bekar olan iki arkadaş, isterse beraberce yürüyerek o köye gidebileceğimizi söyledi. Karşı köyde yüz kişilik bir hudut bölüğü vardı.
Belki askeriyeye yardım getirmek için yolun açılabileceğini hepimiz inanmıştık. Bir saat gibi kısa bir süre içerisinde hazırlandık ve yaya olarak yola çıktık. Bizden önce de gidenler olduğu için yol yüründüğünden dolayı yolda yürümek kolaydı. Karşı köye geldiğimizde bizi acı bir sürpriz bekliyordu.Çünkü daha grayder Borçka’dan yeni çıkmıştı ve bizimde Borçka’ya kadar yirmi kilometrelik yolumuz vardı. Karşı köyde görev yapan o köylü arkadaşlar vardı. Onları kahvede bulabileceğimizi umarak kahveye gittik. Onlardan bir sıcaklık bulamadığımız için fırından üç ekmek aldık ve yeniden yola koyulduk.Artık hiç durmadan yürüyorduk. Borçka’ya
dört-beş kilometre kaldığında durmak zorunda kaldık. Yolun tam ortasında bize doğru bakan bir domuz vardı. Önce onun harekete geçmesini bekledik. Fakat hareket etmiyordu. Biz kenarlardan ağaç dalları kırdık, domuzun üzerine doğru üçümüz birden saldırdık. Domuzun yanına geldiğimizde hayvanın daha önce öldürülmüş olduğunu gördük. Öldüren kişiler şaka olsun diye ayaklarını karın içine gömmüşler, domuzu ayak üstü dikiltmişlerdi. Bizden başkası korkmasın diye domuzu Çoruh’a doğru yuvarlayarak attık. Borçka’ya geldiğimizde akşam ezanları çoktan olmuştu. Borçka’ da da ışıklar yanmıyordu. Bir otel odasına zorla kendimizi attık. Sabaha kadar bacaklarımızın ağrısından uyuyamamıştık.Ertesi günü memleketlerimize gitmek için yola çıktık. Borçka’dan hareket ettik ama Hopa-Borçka arasında cankurtaran mevkiinde iki tır yolu kapatmış, tam sekiz saat yolun açılmasını beklemiştik. Arabaya bindikten otuz iki saat sonra Bursa’ya inmiştim.
Nişanlımın Bursa’ da ki evine gittim. Ağabeyi de görev yaptığı yerden gelmişti. Onunla Gökçeada öğretmen lisesinden okul arkadaşıydık. Gece geç vakitlere kadar üçlü sohbet ettik. Ertesi günü nişanlımla beraber Bursa’nın kapalı çarşısında lastik ayakkabılarla dolaştım. Bana bir iki defa, sana ayakkabı alalım demesine rağmen , ben pek oralı olmadım. Çünkü ayakkabı için ayırdığım param yoktu. Büyükorhan’a gidince lastik ayakkabılardan kurtuldum. Orada yedek ayakkabım vardı. Ama o lastik ayakkabıları yıllarca tarlaya gidip gelirken giydim. Her giyişimde de zorlu yolculuğum aklıma gelmişti.
Yarıyıl tatili süre olarak bitmişti, fakat kış dolayısıyla Artvin’de tatilin süresi uzatılmıştı. Uzayan tatil boyunca dinlendim. Fakat aklım oradaki insanlarda kalmıştı. Elektrik, gaz, un, yağ, şeker gibi temel maddelerden uzakta ne yaptılar acaba diye onları düşünmeden edemiyordum. Radyo ve televizyondan haberleri dinliyor, okulların açılacağı günü bekliyordum. Uzayan tatilde bitmiş ve yola çıkmıştım.
Bursa’dan Samsun’a kadar yollarda kar yok denecek kadar azdı. Hopa’dan sonra cankurtaran mevkiinde asıl karla tanıştık. Yol kenarlarında iki metreye yakın kar birikintileri vardı. Rize’de mola sırasında köylülerime bir teneke dolusu hamsi balığı almıştım. Tabii ki ben yolları açık zannediyordum. Buradaki karları görünce gözüm, korktu. Borçka’ya iner inmez ilk sorduğum insan bizim köyün şoförü Süleyman ağabey oldu. Maalesef bizim muhitten gelen tek şoför yoktu. Karşı köye kadar yol açılmış, ondan sonra da greyder bozulmuştu. Fakat okullar açıldığı için benim gibi araba bekleyen diğer arkadaşlarla beraber bir minibüs tutarak karşı köye kadar geldik. Herkes yükünü sırtlayarak yine kar üzerindeki yürüyüşümüz başladı. Benim sırtımda balık tenekesi, elimde de bavul yol uzadıkça ağırlaşmaya başlamıştı. Sekiz kilometrelik yolu üç saatte zor gelebilmiştim. Eve geldiğimde terden sırılsıklam olmuştum. Ama yılmadım, balıkları hem ev sahiplerime ve hem de mahalledeki komşulara getirebilmiştim.
-SAHİFE 17-
Ertesi günü ilk işim okulun yanına gitmek oldu. Ama bizi acı bir sürpriz bekliyordu. Ağaçtan yapılmış olan okulumun bir duvarı çığ düşmesinden dolayı yıkılmış, sınıf harap olmuştu. Harun dayının hopörleri sayesinde eli keser çekiç tutan herkesi okula çağırdım.Öğleye doğru beş, altı tane velim ellerinde tahta ve keserle çıkıp geldiler. O gün
akşama kadar okulun tamiratı ile uğraştık. Ama ertesi günü okulu eğitim-öğretime açtım. Kaldığımız yerden devam ediyorduk.
Nisan ayı gelmiş, yeni okulun inşaatı başlamıştı. İnşaallah bir dahaki öğretim yılında bu okula devam edilecekti, belki benle, belki bensiz. Orasını ancak Allah bilebilirdi. Tayinimin bu yaz tatilinde olmasını bekliyordum. Ağustos ayında da düğünü yapıp, evi de Bursa’dan tutacaktım. Nişanlım ile tüm tatil boyunca bunları konuşmuştuk. İkinci dönem daha hızlı geçiyordu, çaylıklarda çalışan insanlar vardı, onlarla tenefüsde konuşuyor, sohbet ediyorduk. Okul inşaatına onlarda çok seviniyordu. Şimdiden okul inşaatının yanına bir cami bir de sağlık ocağının hayalini kuruyorlardı. Cami için girişime geçmişlerdi bile. Bizim köyden olan Kurtlar diye bir aile vardı. Borçka’da oturuyorlardı. Hepsinin durumu iyiydi.
Okulun yanında yüz metrekare bir yerde onlar satın almayı düşünüyorlardı. Alır almaz da yaz boyunca camiyi yapacaklarını söylüyorlardı. Köy küçük olduğu için ufak bir camii yeter diyorlardı..
Mayıs ayında alım yerleri açılmış, çay alımı başlamıştı. Kurtlar dedikleri gibi okulun yan tarafından bir yer satın alıp camii inşaatına başladılar bile, Camii biter bitmez imamları bile hazırdı. Bizim köyden Borçka imam hatip lisesinde son sınıfta okuyan Zeki diye bir arkadaşımız vardı. Yaşı benimle aynı idi ama, okula biraz geç başladığından dolayı bu sene yeni mezun olacaktı, aynı zaman da da evliydi. Devletten kadro alıncaya kadar camiinin geçici olarak imamlığını o yapacakmış. Zeki bir hafta sonu köye geldiğinde, kardeşi Kemal ile birlikte beni okuldan gelip, bir Cuma akşamı aldılar.Kemal ile daha öncesinden tanışıyorduk. Samimiyetimiz vardı, o gün Zeki ile de biri birimizi tanıma fırsatı bulmuştuk.
Kemal ile Zeki’nin babalarının evinde akşam yemeğini yedikten sonra çayları içerken Kemal elinde bir şahin ile içeriye girdi. Çok güzel bir hayvandı. Kemal’in elinde deriden bir eldiven vardı, kuşun da ayakları bağlı idi. Kemal’in babası , Seyfettin amca bana dönerek:
-Hocam deli bunlar, bu şahinle güya para kazanacakmış. Televizyon ve video alacakmış, sırf bu kuşu yakalayabilmek için Rus hududundaki meşeliklerde dört gün dört gece üç dört kişi orada kaldılar. Rus askerleri bunlardan şüphelenmiş, bir gün bunlara baskın yapmış. Bunlarda rahatsız olduklarından dolayı tuttukları bu tek kuşla köye geri döndüler. Şimdi hepsinin hayali Irak’a giden şoförlere bunu verecekler, şoförlerde zengin bir araba bunu satıp bunlara televizyon ve video getirecek. Bu kuşa baktıkları gibi bana baksa Kemal, ben zaten videoyu televizyonu ona hediye ederdim. Ben kara lahana ile karnımı doyuruyorum, bu kuş ise kuş başı et yiyor, dedi. Kemal söze katıldı.
-Baba bu etçil bir hayvan, etten başka bir şey yemez ki, dedi. Seyfettin amca da:
-Oğlum ben otçul muyum da beni kara lahana ile besliyorsun, dedi.O da :
-Baba sen kara lahanaya alışıksın, bundan sonra senin az beslenmen gerekir, dedi. Seyfettin amca bana dönerek:
-İşte hocam bizim çocuklar böyle, dedi. Bende darılmasın diye:
-Espiri yapıyorlar Seyfettin amca, her ikisi de seni çok sever, dedim. Geç vakte kadar orada oturduktan sonra Zeki illaki bir de benim evime çıkalım dedi. Seyfettin amca espiri yaptı.
-Hocam seni Rusya’ya götürecek bu. Zeki yaramaz olduğu için, onun evini arazinin en uç kısmına yaptım, dedi. Zeki’de:
-SAHİFE 18-
-Babam bu akşam çok espiri yapıyor, hocam sen ona bakma dedi.Beraberce Zeki ile onun evine çıktık. Kapıda bizi kocaman bir köpek bekliyordu. Zeki onu görünce Arslan diye bağırdı. Köpek susmuştu. Bana dönerek :
-Hocam, bu köpek olmasa biz burada yaşayamayız, ben on beş- yirmi günde bir geliyorum. Hanım evde yalnız kalıyor. Babamlara in diyorum, ineğimiz , tavuklarımız var diyor. Onların hatrına bu köpeğin kuvvetine bu dağ başı yeri bekliyor, dedi. Eve girdik, Zeki’nin hanımı bizi çok iyi karşıladı. O da kendisine çay demlemişti. Biz girince:
-Ne iyi ettiniz de geldiniz , bende yalnız başıma çay içecektim. dedi. Zeki bir ara dışarıya çıktı, sonra o girdi, yenge bir saate yakın yanımızdan ayrılmıştı. İçeriye girdiğinde sofranın üzerinde bir horoz duruyordu. Zeki gece vakti bir horoz kesmiş, hanımı da onu bizim için kızartmıştı. Sofranın üzerinde daha neler neler vardı. Onların bu misafirperverliklerine diyecek yoktu. Zeki ile sabah ezanlarına kadar sohbet ettik, ertesi günü tatil olduğu için uykuyu pek düşünmüyorduk. İnsan eğitimli biriyle sohbet ederken, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu. Birçok ortak yönümüz varmış, o gece bunu daha iyi anladık. Özellikle ikimizin de şiir yazıyor olması beni çok mutlu etmişti. Aklımda kalanlardan ben okudum, o dinledi. Daha sonra o yazdıklarından okudu, ben dinledim. Rusya’ya bir adım yerden o gece şiirlerimizle çok kafa tuttuk.
Köyün ortasından akıp giden dere çeşitli amaçlarla kullanılıyordu, ama sulama hariç. İdris ağabeyin evinde beş-altı arkadaş toplanmış oturuyorduk. Şaban ağabey:
-Hadi arkadaşlar bu gece ay aydınlık, lüks lambamızda var, dereden balık tutalım dedi. Bende çok merak etmiştim. Oltasız, ağsız balık tutmayı ilk defa görecektim. Kısa bir hazırlıktan sonra köyün en alt başına kadar yürüdük. Şaban ağabey suyun içinden elle balık tutmakta çok maharetliymiş. İdris ağabey de lüks lambasını tutacaktı. Ben de kenara atılan balıkları tutup poşete koyacaktım. İsmail’de bana el feneri ile yardımcı olacaktı. Dört kişi hepimiz suyun içine girdik. Birden bire bunlar kendilerini ıslatmaya başladılar, aslında hava soğuktu. Ama bu adettenmiş, üst ıslak olmayınca balık tutulmazmış, o gece ıslanarak bunu bende öğrenmiş oldum. İdris ağabey suyun içinde lüks lambasını suya yaklaştırıyor, Şaban ağabeyde balığı bir hamle ile yakalayıp dışarıya bana atıyordu. Biz gece ikiye kadar 150’ye yakın hakiki alabalık yakalamıştık. Alabalıkların altında mavi ve yeşil noktacıklar vardı. Kaya balıkları da yakalamıştık. Ama onlar için hiçbirisi sevinmiyorlardı. Yemeğe başlayınca alabalığın için niçin sevindiklerini anlamıştım. Koskoca balığın içinde sadece bir hamsinin kılçığı kadar kılçık vardı. Hele tadı bir bambaşkaydı. Bu balıkları da gece yemiştik.
Köye ilk geldiğimde bekar olduğum için bana evini vermek istemeyen Sadri amca köye gelmişti. Kışları İzmit’te oturuyordu. Eşi ile beraber evlerinin önündeki dik yamacı bahçe yapmak için uğraşıyorlardı. Çok dik olduğu için çalışırlarken kendilerini evin bir köşesine bağlıyorlardı. Yolum orası olduğu için, hem sabah hem de akşam üstü onların ne yaptıklarını görüyordum. Dört beş gün içinde bütün ağaçları kestiler. Üzerindeki otları da temizledikten sonra seki halinde kademeli bir şekilde bahçe yaptılar. İçinede çay tohumu ekmişlerdi.
Bir haftadan beri ara ara yağmur yağıyordu. Yemekten sonra Nuri amca bana :
-Kalk hocam seninle kız kardeşime, yani Kemal’lere gidelim, dedi. Bende :
-Olur Nuri amca dedim. Kemal amcalara geldiğimizde Şaban ağabey gelmiş, ancak Kemal amca dükkanı biraz geç kapatıp döneceğini söylemişti. Biz oturduk sohbet ediyorduk. Kapı açıldı Kemal amca girdi. Ama üstü başı çamur, ellerinden ve yüzünden kanlar akıyordu. Korktuğundan dolayı da suratı bembeyazdı. Hanımı hemen koştu:
-Ne oldu sana Kemal, dedi. O da hepimize doğru dönerek dedi ki:
-Ula uşaklar, yol uçmiş dedi. Nuri amca :
-SAHİFE 19-
-Yol uçar mı Kemal, sen kafayı mı yedin dedi.
O da:
-Gidin de görün dedi. Şaban ağabey , Nuri amca ve ben ellerimizde fenerlerle yola doğru gittik. Hakikaten de yüz yıldır kullanılan yol uçmuştu. Sadri amcanın yaptığı bahçe ve yol şimdi derenin içerisinde duruyordu. Derenin önünü kapamış, arka tarafa doğru dere şişmişti. Tabii bir göl oluşmuştu. Kemal amca neredeyse ölümden dönmüştü. Sadri amcanın onca emekleri boşa gitmişti. Arazi kazanacağım diye düşünürken, şimdi arazi kaybetmişti. Yolu bu sefer onun çaylığının tam ortasından yapmışlardı. Ertesi günü tüm öğrencilerimi alıp buraya getirdim. Onlara canlı bir erozyon örneğini gösterdim. Doğayı tahrip etmenin zararlarını bundan iyi anlatamazdım. Meğer bu arazinin bir metre altı boylu boyunca kaya imiş, üzerindeki ağaçlar ve otlar arazinin çok fazla su emmesini engelliyormuş. Sadri amca ağaçları ve otları yok edince bir hafta yağan yağmur sonucunda toprak aynı bir sünger gibi suyu emmiş, taşıyamayınca da erozyon oluşmuştu. Aşağıda oluşan gölcüğü diğer arazi sahipleri müdahale ettiler de , arazilerini öyle kurtardılar.
Okulun alt katı tamamlamış, ilk beton atılmıştı. Ben de yaz tatili için hazırlık yapıyordum. Önce Borçka’ya ilçe milli eğitime uğradım, maaşımım aldım ve yıl sonu evraklarını teslim ettim. Yaz boyunca gideceğimi bir dilekçe ile bildirdikten sonra çıkarken, şube müdürü beni çağırdı. Odasına girdim, yüzüne bakınca kötü bir şeylerin olduğunu anlamıştım. Bana:
-Bak hocam, senin tayinin eş durumundan çıkmıştı, biz sana tebellüğ etmeyi düşünüyorduk, fakat daha sonra eşinin çalıştığı iş yeri sahibi Artvin il milli eğitim müdürlüğüne bir yazı yazmış, biz de bu yazıya istinaden öğretmen açığı olduğundan dolayı senin tayini iptal ettirdik,dedi. Bana:
-Eğer eşin şu anda yine sigortalı bir işyerinde çalışıyorsa , yaz tatilinde yeni çalıştığı yerden çalıştığına dair belge al, yazın gel yine müracaatını yap, dedi. Artık yapacak bir şey yoktu, moralim öyle bozulmuştu ki , köye geri döndüm. Nuri amcaya bu olup bitenlerden hiçbir şey anlatmadım. Ertesi günü onlara veda ettikten sonra Bursa’ya geldim.Eşimin çalıştığı işyerinden , çalıştığına dair belgeyi alıp daha önceki sigortalılık sürelerini de toplatıp , hepsiyle beraber yine Artvin’e geldim. Müracaatı yapıp, evraklarla beraber Ankara’ya geldim. Evrakları elden takip etmek istiyordum. Ama içeriye almıyorlardı.
Milli Eğitim Bakanlığı ‘nın müsteşarı hala emekli askerdi. Girişteki polislere talimat verilmiş, bu binadan çağırılmadıktan sonra hiç kimseyi içeriye almıyorlardı. Benim de bu binada bildiğim kadarıyla hiç tanıdığım yoktu. Durumumu anlatmama rağmen bir türlü polis engelini geçemiyordum. Öfkemden, sinirimden ağlayacak hale geldim. Bahçede bir köşeye oturdum, Allah’a dua etmekten başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir bayanın bana doğru geldiğini ayak seslerinden anladım. Önümde durdu, bana:
-Hayrola Boyalı’nın müdürü, Karadeniz’de gemilerin mi battı, dedi. Başımı kaldırdım, karşımda duran bayan iki yıl benim şefliğimi yapmış olan Fehiman hanımdı.Borçka’da eşi Hakim di. O da Milli Eğitiminde bizim şefimiz idi.Fehiman hanımı görünce dünyalar benim oldu. Bir çırpıda olup bitenleri anlatmıştım. Bana dönerek:
-Sen merak etme hocam, ben şimdi bakanlıkta çalışıyorum. Sen kapıya yakın dur dedi. Ben seni biraz sonra anons ettirip, sekizinci kata çağıracağım dedi. Beş dakika sonra biraz önce beni kapıdan almayan polis şimdi beni arıyordu. Ben kalabalığın arasından kapıya doğru yürüdüm, polisinde yardımı ile sekizinci kata asansörle çıktım.Fehiman hanım beni ilk öğretim atamalarının yapıldığı bölüme götürdü. Orada da öğretmen lisesinden benden bir yıl önde olan bir abla ile tanıştım. Her ikisinin de yardımı ile müracaatımı yaptım, gönül rahatlığı içinde memleketim olan Bursa’ya geri döndüm.
-SAHİFE 20-
Tatil boyunca Bursa’ da ki kiraladığımız evi yaşanacak hale getirmek için uğraştım. On Ağustos ‘da düğünümüzü Büyükorhan’da yaptık. Yaz tatili boyunca çok mutlu bir şekilde günler geçiriyorduk. Ama bunların sayılı olduğunu da biliyordum. Eylül ayı gelmiş, ben yine yolculuğu çıkmıştım. Köye geldiğimde okul inşaatının bitmiş olduğunu gördüm. Okullar açılmadan yine öğrencilerimin yardımıyla eski okuldan eşyaları yeni okula taşıdık. On gün sonra okullar açılacaktı. Seminer çalışmaları için merkezdeki okula gelip gidiyordum.
P.T.T.’de çalışan arkadaşlardan bir tanesinin elinde bir mektupla bana doğru geldiğini gördüm.:
-Hocam bir mektubun var, dedi. Mektubu elime aldım, bu resmi bir zarftı. Heyecanla oracıkta zarfı açtığımda tayinimin Bursa merkez Alaçam köyüne çıktığını öğrendim. Ertesi günü Borçka ilk öğretim müdürlüğüne gittim. Şube müdürüne durumu anlattım. Bana:
-Hocam , ilk gelen öğretmeni senin köyüne vereceğiz, sana geçen sene bir haksızlık yapıldığını biliyoruz, dedi. Mutlu bir şekilde köye döndüm.
Tayinimin çıktığından falan Nuri amcaya bahsetmemiştim. Ama, mutlaka gitmeden önce Nuri amcanın kendi dilinden “deliliğin” hikayesini öğrenmek istiyordum. Nuri amca ile beraber yemekten sonra haberleri izliyorduk Televizyonda hayali ihracatlar ve yolsuzluklarla ilgili haberler çıkıyordu.. Nuri amca çıkan haberlere sinirlenmişti. Şener’e :
-Oğlum bir çay demle, hocayla çayı dışarı da onun evinin önünde içeceğiz dedi. Sanki Nuri amca içimden geçenleri biliyordu. Ben hiç ses çıkartmıyordum. Belki de benim bazı duyduklarımdan dolayı rahatsız olabileceğimi düşünmüş olacak ki , beni rahatlatmak için özel
olarak benimle konuşmak istiyordu. Benim kaldığım evin önünde ağaçtan sedirlere oturduk. Çok yüksek bir yer olduğu için , tüm köy sanki ayağımızın altındaydı. Havada çok güzeldi. Nuri amca konuşmaya başladı:
-Hocam, ben bu köyde doğdum, fakat babamla annem Rize Çayeli’n den daha yeni evliyken göç etmişler. Köyün tamamı kan davasından dolayı buraya sürgün edilmişti. Buraların sahipleri Sefer bey adındaki adammış, babam burayı bir iki büyük baş hayvan satın almış. Bu tepeler o zaman mera imiş. Arazi şimdi para ediyor hocam, o zaman buraların pek fazla bir değeri yokmuş. Çay bulununca buralarda yetişeceği belli olunca buradaki araziler, bu bayırlar para yapmaya başladı. Babam iyi bir demirciydi. Okul olmadığı için hiçbirimiz okuyamadık, ama babamın sayesinde hepimiz birer demirci ustası olduk. Askere gidinceye kadar babamla çalıştım, askere gitmeden önce evlendim, İdris ağabeyin ile büyük kızım doğmuştu bile.Askerliği İstanbul’da bahriyeli olarak yaptım, okuma-yazmayı orada öğrendim. Beni çok seven bir yüzbaşım vardı. Bütün önemli işlerde bana görev verirdi. İkinci dünya savaşı çıkmış, Kore’ye bizde asker gönderecektik. Bir gün yüzbaşı, bizim bölüğe geldi. Genel kurmayın yazısını bize okudu. Hepimize dönerek:
-Arkadaşlar, Kore’ye gönüllü kim gitmek ister, her bölükten beşer kişi alacağız dedi.İlk önce ben ileri fırladım, baktı ki benden başkada çıkan yok, tekrar sordu. Yine ben ileri fırladım, yine benden başka gönüllü yoktu. Yüzbaşı kur’a çekmeye karar vermişti. Kur’a da başka arkadaşlara isabet etti. Ama benim bu vatanseverliğimi adam unutmamış olacak ki terhis olduğum gün bana bir mektup verdi ve beni İstanbul’daki deniz işletmelerine gönderdi. Daha ben memleketime gitmeden, iş sahibi olmuştum. Tabi bu öldüyse Allah rahmet eylesin yüzbaşımın sayesinde olmuştu, dedi. Şener çayları getirmiş, bir yandan çayları yudumluyor, bir yandan da Nuri amca anlatıyor, ben de sessizce dinliyordum. Tam iki yıl boyunca bu anı beklemiştim. Nuri amca anlatmaya devam etti:
-Üç ay çalıştıktan sonra İstanbul’dan bir ev tuttum, evde kalınabilecek şekilde ihtiyaç olan tüm eşyaları da almıştım. İzin isteyerek eşim ve çocuklarımı almak için Artvin’e gittim. Birkaç gün kaldıktan sonra da eşim ve çocuklarımla beraber İstanbul’a evimize dönmüştük. İstanbul şehir hatlarında gemilerde kamarotluk yapıyordum, biletleri kontrol ediyordum,
-SAHİFE 21-
yakaladıklarımı da ceza kesip, iki katı bilet parası alıyordum. Çünkü bu bana verilen bir emirdi. Amerikan yardımları Türkiye’ye girmeye başlamıştı. Her gün erkenden işime gidiyorum, vazifemi hakkıyla yerine getirmek için elimden geleni yapıyordum, namazlarımı da gemideki giyinip soyunduğumuz yerde ifa etmeye çalışıyordum, gemide ceza kestiğim yolcuların çoğu , gemide çalışanların akrabasıymış.Tabi beni şikayet etmişler, beni kamarotluktan alıp, kazan dairesine indirdiler, o zaman gemiler buharla çalışıyordu. Orada
verilen görevleri de elimden gelince yapmaya çalışıyordum, fakat akşam olup, hava karardığında geminin kömürlerinden evine götüren mi ararsın, yoksa yanaşan kayıklara parayla satan mı ararsın, burada da yolsuzluklar peşimi bırakmıyordu. Bana da ısrar ediyorlardı. Ben onlara ne çoluk çocuğuma, ne de kendime haram yediremeyeceğimi anlatınca ora da kuyumu kazmaya başladılar. Gene denizcilik işletmesinin bir bölümü olan yemekhanede görev verdiler. Burada da ahcıların ne yolsuzluklar yaptıklarını gözlerimle görüyordum. Uyarmaya çalıştığımda da , beni aptallıkla suçluyorlardı. Çoğu yolsuzlukla ev yaptıklarından bahsediyorlardı. Burada da rahatsız oluyordum. Millet savaş bittikten sonra rahatlamıştı. Rahatlığın verdiği rehavetle , kadınlarımız kızlarımız açılıp saçılmaya başlamıştı. Avrupa’dan gelen turistler, hippiler ahlakımızı bozmaya başlamışlardı. Tam sekiz yıl boyunca bir sürü yolsuzluklara şahit oldum. Ben her zaman amirlerime değil, Allah’a vereceğim hesabı düşündüm hocam, ama benim gibi düşünen bir arkadaşıma da rastlamamıştım. Bir okul gemisi İstanbul boğazında geziye çıkmıştı. Onların kızlı, erkekli rezaletlerini görmüştüm.
Avrupa-i balolar, kısa yoldan köşe dönmeler, bir sürü haramzadeler, bir sürü rezillikler benim ruh dünyamı alt üst ediyordu. Biz nasıl bir millettik. Savaş halinde bile yediğimiz bir devek üzümün parasını yediğimiz ağacın dibine bırakırdık. Şimdi haram, helal demeden yetimin hakkı hukuku demeden çalıp çırpar hale gelmiştik. Her akşam eve geldiğimde daha da durgunlaşıyordum. Hanımım bendeki durgunluğun farkına varmış olacak ki , bana devamlı sorular soruyor, işimle ilgili bir problemin olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu. Ben hep geçiştiriyordum. Artık çocuklarımızın sayısı beş olmuştu. Koca bir aile olmuştuk. Hiçbir zaman onlar bana yük olmadılar. Ama çevremdekilerden duyduğum rahatsızlık, bozulmuşluk, kokuşmuşluk dengemi alt üst etmişti. İşe gidiyorum diye evden çıktığımı hatırlıyorum. Bir ara Eyüp Sultan Hazretlerinin kabrinde dua ettim:
-Yarabbi sen bu milleti ıslah eyle, doğru yola yönelt, mahşer gününde ne senin, ne peygamberimin yüzüne bu günahlarla nasıl bakarız, Peygamber efendimiz bu insanlara nasıl ümmetim der, diye dua ettiğimi hatırlıyorum. Bundan sonrasını bilmiyorum, yollara düşmüşüm, çoluk çocuğum beni işyerinden sormuşlar, büyük çocuklarla eşim İstanbul’ u aylarca karış karış dolaşmışlar, gitmedikleri hastane, sormadıkları kahvehane kalmamış. Bereket ki bir tane ineğimiz vardı, onun sütüyle idare etmişler. Eskiden yeni yerleşim alanlarının yan tarafları koca koca çayırlık alanlardı, çocuklar ineği oralarda otlatmışlar, hanım da sütünü komşulara satmış, idare etmişler. Aradan dört ay geçmiş, ben yürüyerek Erzurum’a gelmişim. Artvin’li bir şoför beni tipimden Artvin’li olabileceğimi tahmin etmiş emniyete başvurmuş. Polislerin yardımıyla beni Artvin’ e kadar kamyonun kasasına bağlayarak getirmiş. Artvin valiliği var olan telefonlarla irtibata geçmiş ve babamın beni aradığını duymuşlar. Babam beni gelip birkaç komşuyla beraber,doktor nezaretinde köye kadar getirmiş. Günlerce evden dışarı çıkmadım. Kayınçolarımın yardımıyla , eşim ve çocuklarım da köye geldiler. Onların gelişiyle yeniden hayata sarıldım. Babamla beraber demirciliğe başladım. Herkes den daha ucuza yapıyordum. Bizim milletimizde kim beş kuruş ucuza yaparsa ona gider zaten. Sanki çekici her vurduğumda kötülüğün başını eziyormuşum gibi geldi. İş olduğu zaman gece-gündüz çalışıyordum. İş yerimden amirlerim mektupla eski görevime çağırdılar. Fakat ben tekrar o ortama dönmek istemedim. Şu anda üzerinde bulunduğumuz arazi iki kardeşin idi. Bir kan davası yüzünden buradan göç etmek zorunda
SAHİFE 22-
kaldılar. Benden başka hiç kimse araziye sahip çıkmadı. On yılda ödemek şartıyla bu araziyi aldık. Üzerinde şimdiki oturduğumuz evler de vardı. Kışın demirciliğe devam ettim, yazın bahçeleri tımar ettik. Arazi de bol bol çalıştık. On yılda araziyi ödemiş, artık rahatlamıştım. Şu anda köyde en fazla çay satan kişiyim. Allah’a şükür halimiz vaktimiz yerinde. Tabi bu yaşadığım olaylardan dolayı, insanların bana kuşku ile yaklaşmalarına kusur bulmuyorum. Bizim deliliğimiz de bu olaydan dolayıdır, düşmez kalkmaz bir Allah. Biz Allah’ın kuluyuz, yarının nasıl olacağını hiç kimse bilemez, dedi. Bende:
-Öyle Nuri amca, insanoğlunun başına neyin gelip, neyin kalacağını, neyin de gideceğini hiç kimse bilemez. Allah’tan gelene boynumuz kıldan ince. Verdiği nimete de şükür, derde de, sabırdan başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. İmtihan dünyası bu dünya. Hepimiz yolcu misali konup, göçeceğiz dedim. Ben böyle söyleyince:
-Evet hocam, bu sözlerinden anlıyorum ki, artık sen de yolcusun, dedi.Ben de:
-Nasip dedim. Gece geç vakte kadar, Nuri amca ile oturup, dertleştik. Ben bu sohbetten çok şeyler öğrenmiştim. Nuri amca , Allah’a vereceği hesaptan dolayı delilik payesini halkın gözünde almıştı. Bence ne mutlu Nuri amcaya. Kötü yolda bu payeyi almamış ya. Allah korkusu , Peygamber sevgisi, onu geçici bir süre de olsa deli etmiş, yine şifayı Allah vermiş, çoluk çocuğunun rızkı için, helallinden kazanmak için ona çalışma fırsatını vermiş. Ne mutlu Nuri amcaya.
Ertesi sabah çekiç sesleri ile uyandım Nuri amca Şener’le beraber demirci dükkanını açmış, çalışıyorlardı. Giyindim, yanların gittim:
-Hayrola, kolay gelsin dedim. Nuri amca da:
-Hayırdır hocam, küçük el baltası yapıyorum dedi. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra okula inip, yeni gelecek arkadaş için bazı hazırlıklar yaptım. Çocuklardan ve köylülerden ayrılmanın zor olacağını biliyordum, ama beni de bekleyenler vardı, okula ininceye kadar her evin önünde durdum, insanlarla sohbet ettim. Tayinimin çıktığını bir iki güne kadar da yeni öğretmen gelince ayrılacağımı söyledim. Yaşlılar beni bir evlat, bir torun gibi görüyorlardı. Onlar için de, benim için de vedalaşmak zor oluyordu. Ama gönül rahatlığıyla gideceğimden dolayı da seviniyordum. Eve çok geç vakitte döndüm. Nuri amcanın evinin çok kalabalık olduğunu görünce, yengeye bir şey olduğunu zannederek onların evine doğru gittim. Yengeyi sağlıklı görünce sevindim, meğer benim gideceğimi duyan arkadaşlar, komşular toplanmışlar vedalaşmak için eve gelmişler. Beni de göremeyince Nuri amcalara girmişler.
İlk gün arabada tanıştığım Muhammed ile Hızır’da oradaydılar. Beni defalarca bir yerlere gitmek için davet etmişler, niyetlerini bildiğim için onlara birer mazeret uydurmuştum. Onlar da o gece açık yüreklilikle:
-Hocam bizi hep ektin, bize hep mazeret uydurdun. Ama seni kutlarız dediler.Senin gençliğinden dolayı , bize çok çabuk uyabileceğini düşünmüştük, ama biz seni kendimize uyduramadık. Senin iradenden dolayı kutlarız dediler. Bende:
-Sizlerin misafirperverliğinize hayranım, sizi ilk köye gelirken arabada ceplerinizde rakı ile görünce çok şaşırmıştım. İçimden geçenleri aynen söyleyeyim. “Aman Allah’ın Muhammed’i, Hızır’ı içki içerse, diğerleri ne yapmaz “dedim. Sizin hakkınızda böyle düşünmüştüm. Odadakilerin hepsi gülmüşlerdi. Tabii bende güldüm.
-Ama ben hepinizden çok memnunum, beni kiminiz evlat, kiminiz kardeş, kiminiz de arkadaş olarak gördünüz, şakalaştık, güreştik, tartıştık, plastik topla maç yaptık, ama hiç darılmadık. Okulunuz, caminiz bitti, inşallah yakında sağlık ocağı da olur, sizler güzelliklere layık insanlarsınız, dedim.
O akşam genelde benimle ilgili ilk izlenimlerini ve iki yıl boyunca benim hakkımda söylenenleri anlatıyorlardı. Hepsi ile helalleştim. Yolları Bursa’ya düşerse beni arasınlar diye ev adresimi ve eşimin iş adresini verdim. Orada bulunanlardan bir ihtiyar söze karıştı:
SAHİFE 23-
-Bak hocam, bugüne kadar bu köye sekiz tane öğretmen geldi, geçti. Hepsiyle de sohbetim iyiydi. Fakat onlar yanlış da yapsak, doğru da yapsak hiç itiraz etmezlerdi. Ama sen öyle değilsin. Bizim tekir hakkına bile karıştın. Ama bizi de bir yalnıştan döndürdün, dedi. O
yörede evin kızlarına miras olarak sadece annelerinin kullandığı, kaşık, çatal ve mutfak eşyasından pay verilir, evden , arziden hiçbir pay verilmezdi. Kıymetli ne varsa erkekler arasında paylaştırılırdı. Ben de , bu yanlışı gördüm, bu sohbet açıldığında dilimin döndüğünce onlara hep şunu anlattım:
-Sizler evlatlarınız arasında ayırım yapıyorsunuz. Erkek te , kızda kanunlar önünde eşittir. Hadi kanuna göre vermiyorsunuz, bari dinimize göre verin, erkeğe iki pay verirseniz, kızlara da bir pay verin, ama siz ikisini de yapmıyorsunuz. Ahiret de kız evlatlarınız sizden davacı olacaklar.dedim. Bunu da neden mi söylüyordum. Peygamber efendimizin bir hadisi şerifi var. “Bir kötülük gördüğünüz zaman, güçünüz yetiyorsa elinizle değiştirin, buna gücünüz yetmiyorsa dilinizle değiştirin, buna da güçünüz yetmiyorsa kalbinizle buğuz ediniz, buda imanın en zayıfıdır” benim tüm çabam acaba benim söylediklerimle , anlattıklarımla bir yanlıştan dönülür mü , benim gayem bu idi. İhtiyar amca bu açıklamalarımdan sonra:
-Sağ olasın hocam, inşallah ileride yine karşılaşırız. Senden Allah razı olsun , ben kızlarımı razı etmek için tekrar onları topladım, erkekleri de topladım. Dinimiz üzerine, yada kanunlar üzerine kız kardeşlerinizi memnun edin diye çocuklarıma söyledim. Kızlarım bana:
-Baba, eski köye yeni adet mi getiriyorsun, herkes seni kınar, biz senden de kardeşlerimizden de memnunuz dedilerse de onların haklarını vermek için elimden geleni yaptım,dedi. O akşam bu konuşmalar gece geç vakitlere kadar sürdü. Hepsiyle helalleşip onları yolcu ettim. İki gün sonra da yeni öğretmenin gelişiyle , bende bavulumu elime alıp yola koyuldum.Beni sabahleyin bir sürpriz bekliyordu. Kapıdan çıkmamı bekleyen Nuri amcanın elinde bir paket vardı. Nuri amcanın yanına gittim, elini öptüm, birbirimize sarıldık , her ikimiz de ağlıyorduk. Bana elindeki paketi uzattı.
-Bak yeni bir yuva kurdun, senin için üç tane küçük el baltası yaptım. Bunları her kullandığında aklına gelirsem ne mutlu bana,dedi. Bende:
-Nuri amca, seni yaşadığım sürece hiç unutmayacağım, baltalar da evimin en güzel yerlerini süsleyecek dedim. Nuri amca bana dönerek:
-Parmağı ile kaldığım evi gösterdi, bu eve artık hiç kimseyi almayacağım. Her giren bir şeylerimi aldı götürdü. Ama sen yüreğimin yarısını götürüyorsun, sen benim onuncu evladımdın. Bende seni yaşadığım sürece hiç unutmayacağım, dedi. Bayır aşağıya inerken , sevinsem mi, üzülsem mi bilemiyordum. Bildiğim bir tek şey vardı, Allah’a vereceği hesabı düşünerek çalıştığı her işte onun rızasını umarak çalışan, bu uğurda aklını bile kaybeden büyük bir insanı tanımaktan, onunla iki yıl yaşamaktan dolayı büyük bir mutluluk duyuyordum. Benim gözümde o deli Nuri değil, Veli Nuri’dir.Allah ondan razı olsun,
RUMUZ: MİNVAL











Yorumlar
Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!